Televizyon henüz her evin baş köşesine kurulmamış, sohbetleri ortadan kaldırmamış, insanların birbirlerini anlamalarını engellememiş olduğu bir zamanın en çok seyredilen filmleri aile filmleriydi. İstanbul'daki Anadolu, Modernleşme yolundaki İstanbul sinemalarının yolunu tutar, yerli ve yabancı pek çok filmin müşterisi olurlardı. Amerika'nın bol kovboyla filmle Kızılderililerin saldırılarını sürekli göğüsleyen kahraman sığır çobanları tüm alıcılara nakledilmişti.
Daha sonra Kızılderilileri katledenler, vicdan temizlemek için onların şirin yanlarına da eğilmeyi ihmal etmediler. Kovboylar aslında katledilmiş insanların kan katilleriydiler ve bu gerçek beyaz perdede de zamanla ortaya çıkarılmak zorunda kalınmıştı. Yeşilçam ise farklı bir seyir izledi sinemada. Bolca yabancı filmlerden adaptasyonlarla ‘ehlileştirilmiş’ filmleri bünyeye yerleştirdi. Bizim saldıracak kızılderililerimiz yoktu. Sadece kötü adamlarla mücadele eden yiğit, sözünü bilir, harama bakmayan, mahallesinin namusuna koruyan delikanlı tiplerimiz bütün adaptasyonları aşıyor ve filmin sonunda bir alkış tufanını hak edecek mertliği ortaya çıkarıyordu.
Hazır izleyici potansiyelini yakalayan bir sinema endüstrisi, hedef kitlesine numara yapmadan durabilir mi? Toplumun en çok ilgisini çeken komedi filmlerinden tutun ciddi sosyal yaralara parmak basan filmlere kadar ilginç tiplemeler peyda olur beyazperdede. Gizliden gizliye yapılan mücadele, zamanla açıktan yapılmaya başlanır.
İmamlar, vaizler, dindar insanlar, kapalı kızlar yavaş yavaş perdeden geçmeye başlar. İdeolojik bakış acısı zamanla kendi altyapısını oluşturur. Sevgili insanımız ne zaman bir film izleyecek olsa, mutlaka kötü imamların, din adamlarının bu topluma ettiği kötülükle karşılaşmak zorunda kalacaktı. Karşıt tiplemesi bile hazırdı: Aydın Öğretmen! Özellikle medreselerin etkisinin ortadan kaldırılması, toplumun dinini öğrenebileceği kaynakların kurutulması ile oluşan boşluk öğretmenlerle kapatılmaya çalışıldı. Daha önce sadece dini eğitim aldığı için eleştirilen ve softa denilen insanların yerini sadece maddeci bir eğitim alan öğretmenler dolduruyordu. Oysa toplum dini değerlerine bağlı bir toplumdu. Zamanla oluşan dini algılayışların, dini baskı altında tutmaktan ileri geldiğini anlamaları için pek çok şeyin feda edilmesi gerekti. Taşların yerine oturtulmasıyla camilerde namaz kıldırmakla görevlendirilen insanlara gerek toplumun baskısıyla gerekse eğitimi dinden uzak tutmak amacıyla dini eğitim izni verildi. Bir yanda çağdaşlaşma eğitimleri bir yanda dini anlayışın yol farklılığı toplum içinde de sıkıntılar oluşturdu. Çünkü ortada batılılaşma diye umulan ama tamamiyle zihniyet kaymasıyla karşılaşılan bir durum oluştu. Toplumun ahlak ve moral değerleri çökmeye, her yerde kimliksizlik çekilmeye başlanmıştı. İşle bu dönemin örneklerini sinemada da görmek mümkün oluyordu. Bunlardan biri Halide Edip Adıvar'ın romanından uyarlanan "Vuran Kahpeye" idi.
Din adamı ve öğretmen çalışmasını en doruk noktalarda sürdüren filmde yobaz, cahil, insanları sevmeyen, herkesin kötülüğünü isteyen dindar tipe karşı yeni öğretmen olmuş, çocuklara ilini sevgisi aşılamak için yetişmiş bir öğretmen tipi çıkarılmıştı. Çalışma da doğruluk, objektiflik gibi değerler yoktu.
İdeolojik bir savaş vardı ve bu savaşı körüklemek için çaba gösterilmesi gerekiyordu. Televizyonun yaygınlaşmasıyla başka bir durum ortaya çıktı. Özellikle toplumun değerlerini geri planda tutan TV, batıcılığın bütün pozisyonlarını yayıncılık adına denedi. Zamanla çoğaldı, tüm kanallardan tek düze bir anlayış topluma zerkedilmeye başlandı.
Televizyon ekranında yayınlanan "Hanımın Çiftliği" de aynı yanlış bakışa sahipti ve toplumdan büyük tepki gördü. Yeşilçam kendini bitirdi, televizyon tek sesliliğini kaybetti. Son dönemde yapılan filmlere bakıldığında artık karikatürize din adamı tiplemeleri yok. Vizontele’de Yılmaz Erdoğan’ın ortaya koyduğu kekeme imam tiplemesine tepkilerin büyük olduğu dikkate alınırsa umutlu olmak için nedenlerimiz var. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hz. Peygamber’in hayatını çizgi filme taşıyacak olması, Yücel Çakmaklı, Osman Sınav gibi yönetmenlerle din adamı imajını düzeltecek çalışmalara girişmesi yüzümüzü güldüren durumlar. Mizah dergilerinin ve ille de Turan Selçuk 'un baş çizgi karakteri yobaz görünen insanların yerini toplumla barışık, yabancı dil bilen, bir iddia sahihi olan insanlar aldı. Toplum tüm sıkıntılarına rağmen bağrından kendisiyle anlaşabilen ve sözünü dinleyeceği din adamı yetiştirdi.
Popüler birtakım insanların itelemesiyle ancak film çekilebilen bir devreye girdik. Toplum tepkisini anında veriyor. Bu sinemada bir otokontrol sağlamaya başladı. Derseniz ki Türk sineması huyundan vazgeçmez; aynı yanlışları tekrar eder, ben de derim ki toplumun inancıyla oynayan hiçbir kurum tanı bir sevgi sahibi olamaz. Sinemayı eğitim aracı gibi görmek mümkün değil, Ama eğitime açık yönlerini de inkar edemeyiz.
Sinemamız yeni bir yol ayrımında. Ya dünya çapında filimler çıkaracak, ya da sessizliğini koruyacak. Ama önce yapması gereken bir şey var. Kovboyların Kızılderililerden özür dilemesi gibi Önce bir din adamlarına yapılan kabalığın özrü gerek. Bu da onları doğru olarak aktarabilecek yoruma ulaşmakla olur.
Bu erdemi sinemamızın gösterebileceğini düşünmek istiyoruz; yoksa Cannes yollarında bize ağlamak düşer, ağlamalıyız da…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



