Yapılar şehirlerin ruhunu temsil ederler. Ne kadar etkilenirseniz, o kadar seversiniz yaşadığınız yerleri. Kendinizi ondan sayarsınız veya nefret edersiniz. Sevgi yaşatır, nefretse yavaş yavaş öldürür; hem kendinizi hem de yaşadığınız yerleri.
Yüzyıllardır bu sevgi ve nefret saikleri arasında nefes almaya çabalayan İstanbul; hem doğunun hem de batının en nadide varlıklarını miras olarak hâlâ saklıyor. Geçmişten haberler verebilmek için bağrında barındırdığı "ruh"ları rüzgârlardan, yağmurlardan ve insanlardan koruyor. Medeniyetlerin, beşiğinde büyüttüğü kültürlere "analık" yapıyor. Bir kapısı doğunun, bir kapısı batının sonsuzluğuna açılıyor.
Öyle olmasa, Fatih Sultan Mehmed hiç gönül koyar mıydı "kültürlerin anası" İstanbul'a? Gönlünü koyduğu beldeyi fethedip, yakar mıydı bugün hâlâ İstanbul'u aydınlatan kandillerini?.. Üstelik müjdeli fethin hâlesi 7 tepeden de görülmeliydi.
Anadolu'nun en maharetli ustaları, yağız delikanlıları toplaştı kutlu bir mekân inşa etmek üzere. Mimarbaşı Sinaüddin Yusuf bin Abdullah'ın besmelesiyle vuruldu kazmalar temellere. "Manevî nişan"ın temelleri yükselirken, bir de yüz odalı han yaptırıldı sılasını terk eden yiğitlere.
Şekerci Han...
Burada ihlâsla doyurulan bedenler; temelden, âleme kadar 8 yıl boyunca yol aldılar. Yontulmuş taşlarla, fırınlanmış ağaçlarla mabedi bezeyip, kubbesine ayetlerle nefes verdiler. Vakıf Medeniyeti'ne bir taş koymanın huzuruyla sonra Şekerci Han'a döndüler... Defalarca... Fatih Camii (1462-1470) bitti, erenler Şekerci Han'ı terketti. Ve o han, yeni misafirlerini karşılamak üzere hatıralarıyla başbaşa kaldı.
Şekerci Han, Osmanlı'nın son dönemlerinde Osman Kemâlî Efendi, Neyzen Tevfik, Mehmed Âkif, Eşref Edip, Celalettin Ökten başta olmak üzere bir çok münevver ve entelektüelin sohbetlerine ev sahipliği yapar. Âdeta dönemin kültür merkezi haline gelir. Fakat 1907'de bir şahsiyeti misafir eder ki, bahtiyarlığını onunla zirveye taşır. Gazetelerin "Şarkın yalçın kayalıklarından bir ateş pare-i zekâ, İstanbul âfâkında tulû etti" diye haber verdiği bu misafir, daha sonraları "Bediüzzaman" nâmıyla anılacak Said Nursi'den başkası değildir.
İlim meclislerinde, İstanbul sokaklarında Said Nursi tarafından Şekerci Han'ın kapısına asılan"Burada hiçbir sual sorulmaz, her suale cevap verilir" tabelası konuşulmaktadır. Zor sorularına cevap arayanlar; Fatih Camii Börekçi Kapısı'ndan çıkılınca ilk soldan devam eden İslambol Caddesi'nin üzerindeki Şekerci Han'a koşmaktadır. Alınan doyurucu cevaplar sayesinde, hem Said Nursi'nin hem de Şekerci Han'ın ünü kulaktan kulağa yayılmaktadır.
Ta ki, Said Nursi burayı terkedene, Osmanlı çökertilene kadar...
Bu süreçten sonra diğer vakfiyeler gibi Şekerci Han'ı da kötü günler beklemektedir. Tek parti dönemine gelindiğinde bütün vakıf taşınmazları gibi Şekerci Han da cebinde üç-beş kuruşu olana pay edilir. "Ağlayanın malı gülüne fayda etmez" sözü gereği buraları alanlar da bir fayda göremez.
Said'in çocukluğunda rüyasını süsleyen "Burada hiçbir sual sorulmaz, her suale cevap verilir" tabelasının indirildiği devasa kapının boynuna "dikkat köpek var" yaftası asılır.
Zamanla camları kırılır, duvarları yıkılır, sıvaları dökülür, han meydanını pislik götürür, farelere gün doğar. Çevredeki dükkânların deposu haline getirilir, şeker gibi muhabbetlerin yapıldığı bu ata yadigârı han; şu dönemler "yalnızlığın kralı"nı yaşıyor. 500 yıl ötesinden bizlere haber veren bu kültür mirası, bir şeyleri "görünmez kılmak" isteyenler tarafından maskeleniyor. Maskeler düşmedikçe de görmemek yok saymayı kolaylaştırıyor.
Şekerci Han'ın bulunduğu durum; mekânın hafızasını bir daha geri gelmeyecek şekilde yok etmeye yönelik eylemlerin kuşatması altında. Medeniyetimize dair ne varsa; çeşmeler, camiler, saraylar, hanlar, hamamlar, köprüler vs hepsi iğdiş edilmiş vaziyette.
Kentsel dönüşüm adı altında mekânları dönüştürme eylemine girenler; vitrinlerdeki "teşhirci anlayış"ı normalleştirme kıvamına getirdi. Vitrinlerin arkasında dönüşüme direnenler ise; ayak sinirlerine darbe yemiş bir cengâver gibi çökmemeye direnmekte. Fakat bu şehrin emanetçileri bir taraftan "pansumanla kaybedecek zaman yok" diye beyanatlar verirken, diğer taraftan hâlâ tedaviden ziyade "makyaj"larla uğraşmakta. Beklenen 2010 geldi, hatta o da geçmekte. İstanbul'un "makyajlanan yüzü" güzel amma, ağzının içindeki "bakımsızlıktan çürüyen dişler"i dökülmekte.
Oysa "vicdan mahkemesi"ne hesap vermek isteyenlerin hâlâ günahlarını sildirebilecekleri zamanları var! Şayet vicdanları ihtiraslarına yenik düşüp ölmemişse!..
Burada amacımız kişileri ve kurumları tahkir etmek değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin Şekerci Han için 2006 yılında aldığı kararı, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'in verdiği sözleri hatırlatmak... İstanbul'un Fatih Şehremini Mustafa Demir'i, İstanbul Büyükşehir Şehremini Kadir Topbaş'ı, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt'ı, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç'ı harekete geçirmek.
İçerideki köpek birilerini ısırmadan!.. Fatih'in vakfiyesi Şekerci Han yıkılmadan... Bir şeyler çok geç olmadan...
Ne yapılabilir?
İstanbul'a ve Fatih'e, Ali Emiri Kültür Merkezi'nden sonra yeni bir kültür merkezi kazandırılabilir. Fakat Sulukule'den ders alınarak, hak sahiplerini mağdur etmeden, gürültüye patırtıya mahal vermeden. Ölümünün 50. yılında (23 Mart 1960) fikirleri hâlâ büyük ilgi gören Said Nursi'ye hürmeten; Said Nursi Kültür Merkezi veya bu mekânın müdavimlerinden Millî Şairimiz Mehmed Âkif Ersoy'un anısına; Mehmed Âkif Ersoy Kültür Merkezi adı verilebilir.
Ya da ilgisizlikten çökmesine göz yumup, İskenderpaşa Halk Pazarı'nın yerine kurulan "Historia" gibi janjanlı markaların vitrinleri süslediği devasa ve kimliksiz bir Alışveriş ve Yaşam Merkezi'ne dönüştürülebilir!..
Artık nasıl tensip buyurulursa, vicdanlarına...
Heyhat; göz göre göre tersine fetih yaşıyor; çağların kapanıp açıldığı İstanbul!.. Üstâd Mehmed Âkif Ersoy ne güzel özetlemiş, dertlendiğimiz durumu:
"Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir? / Emin ol onu en çolpa herifler de becerir. / Sade sen gösteriver "işte budur kubbe" diye, / İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye... / Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman, / Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



