1959 yılında kurulan Fena İtiyatlarla Mücadele Derneği'nin devamı olarak kurulan Suriçi Grubu'nun, Topkapı Eresin Otel'de düzenlediği mutad kahvaltılı toplantılarının Mart Ayı onur konuğu Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt idi.
Vakıf ve vakıflar üzerine kısa ama oldukça doyurucu bilgiler veren Yusuf Beyazıt'ı dinlerken, Sırp asıllı yazar İvo Andriç'in Nobel Ödüllü Drina Köprüsü isimli romanını hatırladım, nedense.
Şimdi Sırbistan sınırları içinde bulunan Vişegrad'da, Sokollu Mehmet Paşa tarafından 1577'de Mimar Sinan'a inşa ettirilen Drina Köprüsü'nü eksen alan aynı adlı romanında, bölgede tarihin akışını hikaye eden İvo Andriç, Macaristan ve havalisinin elden çıkmasıyla birlikte, Vişegrad çevresindeki vakıf hayratlarının faaliyetlerinde gerilemeler olduğunu anlatır.
Bölgedeki hayratların yani han, hamam ve imaret gibi vakıf kuruluşlarının hayatiyeti, daha batıda bulunan birtakım vakıf akarlarına bağlı olduğu için, buralar elden çıktığı zaman, hayratların faaliyeti de tabii olarak azalır ve durur.
Uzun uğraşlar neticesi yaptırılan Drina Köprüsü'nün bakım ve onarımı ve etrafında bulunan hayratların faaliyetlerini sürdürebilmesi için tahsis edilen akarlar da Macaristan'dadır ve Osmanlı oradan çekilmek mecburiyetinde kalınca, hayratlar kendi kaderlerine terk edilir... İvo Andriç'in anlatımı, Osmanlı'nın çöküşünün önemli sebeplerinden birisinin de bu gelişme olduğunu düşündürür...
Vakıf denilince, bir yönüyle hayrat, yani insanların faydalanabilmesi için oluşturulan kurumlar; diğer yönüyle ise akar, yani hayır için oluşturulan kurumların bu işi yürütebilmesi için gelir getiren yerler anlaşılır, malum.
Çeşitli şekillerde fetihler gerçekleştiren Osmanlı Devleti'nin sistemi de, bir yönüyle vakıflara dayanıyordu.
Drina Köprüsü romanını hatırlama sebebim, Yusuf Beyazıt'ın Osmanlı Devleti için kullandığı 'Vakıf Devlet' tabiriydi belki de...
Osmanlı'da ekonomik faaliyetlerin büyük bir bölümünün vakıflar tarafından yürütüldüğü ve bu kuruluşların sosyal olarak da unutulmaz vazifeler gördüğü bilinir.
Anadolu'da kurulan ilk vakfın, daha Malazgirt'ten önce, 1048'de Erzurum'da kurulduğunu vurgulayan Yusuf Beyazıt, bütün tarihimiz boyunca vakıfların toplumsal hayatımızda oynadığı rolün hakkıyla bilinmediğini ifade ettikten sonra, ilgi çekici vakıf kuruluşlarından bazı örnekler verdi.
1731'de İstanbul'da öğrencileri pikniğe götürmek için kurulan 'Pikniğe Götüren Vakfı'; 1818'de Gaziantep'de zamanın Müftüsü Mehmet Arif Efendi tarafından, Ramazan'da memleketlerine gidemeyen talebeler için kurulan 'Pabuç Parası Vakfı'; 1846'da yaşlı ve hasta hamal ve kayıkçılara yardım için Mehmed Esad Efendi tarafından kurulan 'Kayıkçı ve Hamal Dostu Vakfı' bunlardan sadece bazıları... Daha neler yok ki!..
İzmir'de, Haziran ayından itibaren insanların serinlemeleri için kar dağıtmak üzere kurulan 'Kar Dağıtan Vakfı' ve yine İzmir'de, leyleklerin beslenmesi için kurulan 'Leylek Vakfı'; İstanbul'da duvarlara yazılan yazıları silmek için oluşturulan 'Duvar ve Sokak Temizliği için Padişah Vakfı'; Bursa'da fakirlere meyve dağıtmak için Mehmed Ağa bin Hüseyin Nasrullah tarafından kurulan 'Herkese Meyve Vakfı'...
Liste uzayıp gidiyor...
Vakıf kurumunun tamamen bize has olduğunu da belirten Beyazıt, batı ülkelerindeki 'foundation'ların tükenen kurumlar olduğunu, oysa vakfın devamlılık arzettiğinin altını çizerek; Hayratlardan ihtiyacı olanların faydalanması ve ticarete konu oldukları için akarların faaliyetlerinin de daha fazla gelir getirecek şekilde sürdürülmesi gerektiğini de sözlerine ekledi...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



