Dil, konuşanın ve yazanın zihniyetini yansıtan en önemli araçlardan biridir. Kişinin içinde yaşadığı ortamı, düş ve düşünce dünyasını ele verir dil. Aldığımız eğitim, vermek istediğimiz mesaj kelimelerimize kadar siner. Mesela "Bu işin artısı, eksisi hep sana ait" cümlesi ile "Bu işin günahı sevabı sana ait" cümlesi benzer durumlar için kullanılsa bile, bu sözleri söyleyen kişilerin zihniyet dünyası birbirinden farklıdır. İşin artısından, eksisinden; pozitif veya negatif yönünden bahseden kişi pozitif bilimlerin yani pozitivizmin etkisini yansıtırken; kârın veya zararından bahseden kişi ise zihniyetinin ticaret tarafından belirlendiğini dışa vurmaktadır. Günahından veya sevabından bahsedenin kültürü ve zihniyeti ise din tarafından belirlenmiştir. Buraya bir yıldız koyalım ve konunun ikinci girişine başlayalım.
Sözü, seksen öncesinin ünlü vaiz ve hatiplerin üslubu ile seksenden sonraki üslup arasında çok büyük değişim ve dönüşümün yaşandığına getirmeden önce birkaç hatırlatma yapsak iyi olacak. Yetmişli yıllarda Anadolu'da dini neşriyat alanında okunacak çok kitap, dergi bulamadığım için hutbe ve vaaz kitapları da bilgi kaynaklarım arasındaydı. Bu bağlamda okuduğum ilk kitap Tahsin Yaprak'ın Sesleniş adlı hutbe kitabıdır. Galiba Hacıbayram Camii'nde okunan hutbelerin toplamı idi bu kitap. Daha sonra Ali Rıza Demircan'ın üç ciltlik İslam Nizamı adlı hutbe kitabı ile Ömer Öztop'un Süleymaniye'den Hitap'ını okudum. Bunların arasında Mehmet Emre'nin Hutbelerim'i de var. Adı geçen bu kitaplar -özellikle Demircan ve Öztop'un kitapları- günün siyasi ve toplumsal olaylarına göndermelerde bulunan, konu ile ilgili dini bir bakış açısı (zihniyet) kazandıran metinlerdi. Bu metinlerde kapitalizm, sosyalizm, Batı taklitçiliği gibi olgulara da değinilir.
Yazılı kültürün yanında sözlü din kültürü de aynı yıllarda revaçta idi. Daha önce bu sütunlarda değindiğimiz vaizler de aynı minval üzre konuşurdu kürsülerde. Fethullah Gülen, Timurtaş Uçar, Abdullah Büyük zamanın en önemli vaizleri idi. Seksen öncesinde bu hocalar ve adları geçen geçmeyen birçok hatip Cuma hutbesini kendisi hazırlıyordu, en azından benim çevremde böyleydi- vaizler yine serbestçe konuşuyordu. 12 Eylül, her şeyde olduğu gibi bu alanda da yeni düzenlemeler getirmiş olmalı ki ihtilalden sonra hocalar her tarafta aynı hutbeleri okur oldu. Köy yolunda hatta yolu olmayan köylerde trafik kurallarından bahseden öğütlerle; geçimini ormancılıktan kazanan köylülerin ağaçları korumak, kesmemek gibi garip hutbelerle karşılaşması bundan sonradır.
Vaazlara ve hutbelere getirilen bu kısıtlama, tek elden hazırlanan bu metinler bütün Türkiye'ye yayıldı. Bazı vaizlerin ve müftülerin, konuşma metinlerini tek tek yazıp -belki de bir üst makamdan onaylandıktan sonra- kürsüye çıktıkları gözden kaçmamıştır bu dönemde.
Allah katında din İslâm'dır
Hoca efendilere getirilen tek tip kıyafet - ki kural dışı örneklere rastlansa bile mesela kravat takmak hocalara zorunludur - tek tip hutbe ve vaazdan sonra 28 Şubat sürecinde tek tip ezan da eklendi. 28 Şubat sürecinde gözden kaç(ırıl)an başka değişiklikler de oldu. İkinci hutbe duaları Türkçeleştirildi. Yine el çabukluğu ile gözden kaç(ırıl)an bir başka olay özellikle dinler arası diyalog çevresinde atılan bir adım olarak ikinci hutbeden inmeden önce hocaların okuduğu "İnne'dine ındallahi'l İslam (Allah indinde din İslam'dır" ayeti kaldırıldı; yerine "Günahından tövbe eden kişi hiç günah işlememiş gibidir" Hadisi şerifi kondu. Bunun kasıtlı olduğunu söyleyemem, söylesem de ispatlayamam. Ama her gittiğim cumada bu değişikliğin kendiliğinden olduğunu da iddia edemeyiz. Bizim gördüğümüz şey, din dilinin değiştiği/değiştirildiği olgusudur. Bu, aslında iddia değil şahit olduğumuz bir olaydır. Bu olayın bir yüzü 28 Şubat sürecine, diğer yüzü dinler arası diyaloga bakıyor. Durum böyle olunca eğer benim Ankara'da dinlediğim hutbe Türkiye'nin her tarafında okunuyorsa bunu sizler de duymuş olmalısınız. Cuma hutbesini elindeki matbu nüshadan okuyan hoca efendi, adalet konusunu işliyor. Herkesin adalet önünde eşit olmasından bahisle şöyle diyor:
"Peygamber Efendimiz zamanında, bir kavmin önde gelen kadınlarından biri bir suç işlemişti. Kadın eşraftan biri olduğu için yakınları onun cezalandırılmasını istememiş ve aracı olarak bir sahabiyi Hz. Peygambere göndermişti. Efendimiz o gelen sahabiye: 'Sizden önce bazı kavimler güçlü kişiler suç işlediğinde onu cezalandırmaz, zayıf, arkası olmayan kişiler işlediğinde onu cezalandırdıkları için helak olmuşlardır. Vallahi kızım Fatıma bile suç işlese onu cezalandırırım."
Hatırladığınız gibi bu hadis böyle değildir. Hadiste geçen suç, hırsızlıktır, bunun cezası da elin kesilmesidir. Peygamberimizin (sav) kızı için söylediği söz de "Vallahi hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserim" şeklindedir.
Diyanet İşleri görüldüğü gibi şer'i bir hükmü söylemekten özellikle kaçınmaktadır ki bu dini değiştirme değilse nedir? Aynı hatibin yine diyanet tarafından hazırlanmış bir hutbesi. Hoca efendi gösteriş için yapılan ibadetlerin Allah katında bir değeri olmadığından bahsediyor. Hadisi şerif şöyle: Kıyamet günü bir adam getirilir. Ona malını nereye harcadığından sorulur. O da, "Allah'ım senin için sadaka verdim, hayır işledim" der. Rabbimiz ona "Hayır, yalan söylüyorsun, sen benim için değil, ne kadar cömert adam, desinler diye hayır işledin" der. Bir başkası aynı soruya: "Senin için savaştım, savaşta şehit oldum" der. Rabbimiz ona: "Hayır, sen benim için değil; ne kadar cesur adam dedirtmek için savaştın" der.
Söylenmeyen bölümler...
Hoca efendi hadisi burada tamamladı, geçti. Hani, bunun gerisi demek geçti içimden ama cami ortamında tabi ki bunu söylemedim. Oysa hadisi şerifin devamı şöyledir: Bir başkası da "Allah'ım senin için ilim öğrendim, ömrümü ilim yolunda harcadım" der. Rabbimiz ona: "Hayır, yalan söylüyorsun, sen ilmi benim için öğrenmedin, ne kadar büyük âlim desinler diye öğrendin" der. Hadisi şerifin bu bölümü anlaşılan önce hutbeyi hazırlayana saniyen okuyan hocaya dokunuyordu. Onlar da o bölümü atlayıverdiler.
Burada yazının başındaki açıklamaya dönelim.
"İslam dini bu olaya karşıdır." "Dinimiz bu tür hareketlere hoş bakmaz." İslam'a göre bu tür hareketler uygun değildir."
Kürsüde vaiz, minberde hatip aynen böyle konuşuyor. Arasanız, Diyanet'e ait yayınlarda da bulursunuz buna benzer birçok örneği. Acaba ne demek bu "karşıdır, hoş bakmaz, yanlıştır, uygun değildir, iyi değildir" sözleri. Bu sözlerden ne anlamayız? Bu sözlerden hüküm olarak "haram, mekruh, mekruh, mekruh, büyük günah" anlaşılıyor mu? Hayır! Benzetmek gibi olmasın ama bu tam Yahudilerin, Tevrat'ın hükümlerini lafzen değiştirmelerine benziyor. Lafzen değişen bir hüküm daha sonra ruhen de değişecektir. Nerdeyse "Adam öldürmek ayıptır yahu" diyecekler.
Aslında 1980'den sonra yazıya geçirilen hutbe ve vaazların dilini bu anlamda incelemek gerekir ki, bunu yapsa yapsa master ve doktora tezi olarak İlahiyat Fakülteleri yapar. Biz işaret ederek geçelim ve sözü şöyle bağlayalım:
Sayın en yetkililer! Bilerek veya bilmeyerek dinin dili değiştiriliyor, hırsızlık hadisinde olduğu gibi hükümleri tanınmaz hale getiriliyor ve bazı yerleri de yine zikrettiğimiz hadis örneğinde olduğu gibi görmezden geliniyor, haberiniz olsun. İdareniz altında çalışanların yaptıklarından size de bir pay düşecektir ilahi huzurda, hatırlatırız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




