Amiyane söz haline geldi: "bıçakla ekmek de doğranır adam da. Sen ekmek doğra da teknolojinin aleyhine olma, onu kullanan ele ve elin gerisindeki beyne bak" denir. Basit gibi görünse de doğru bir benzetmedir bu söz.
Bir teknolojik dönüşüm olarak radyodan, televizyondan yeterince yararlanmak şöyle dursun; yıllarca hiç yararlanamamış bir kesim varsa bu ülkede, onlar öncelikle Müslümanlardı. Çünkü öncelikle onu kendi hizmetine kullanacak elemandan yoksundu Müslümanlar. Bu teknolojiyi elinde bulunduran güçler ahlaka, dine, milli değerlere hizmeti değil de yozlaşmaya, ahlaksızlığa, dejenerasyona hizmeti gözettiğinden; masum halkın öncelikle kastı bu programlar olduğu için milletimiz iletişim araçlarından özellikle uzak durdu. Çünkü düğmenin gerisindeki adam, bu araçla ekmek kesmiyor, adam doğruyordu. Saniyen, doğrusu alım güçleri yoktu Müslümanların. Yamalı çorap, yamalı pantolon yarım setre ile dolaşan adamın radyo neyine, gramofon neyine.
Ama irfanı derin milletim bir zaman sonra onu hemen kendi işine gelecek şekilde kullanmayı bildi. Baktı ki radyoda kendine yer verilmiyor; hemen konferansları, vaazları keşfetti. Üstat Necip Fazıl, Şule Yüksel Şenler adım adım Anadolu’yu dolaştı bu yüzden. Bir düğme çevrilerek girilebilecek evlere, odalara; terlemiş vücutlarla, ıslanmış elbiselerle, açlıkla, susuzlukla, izdihamla, yorgunluk ve uykusuzlukla (ve tabi polisle, jandarma ile) girdiler. Ama bereketli idi o yıllar. Çünkü bir engellenmişlik ve o engeli aşmaya niyetli üniversiteli gençler vardı çevrelerinde. En önemlisi ihlâs vardı.
İşte bundan sonradır ki teyp kasetleri girdi devreye. Özellikle vaazlarda. Bundan dolayı sadece bizim nesle değil bizden önceki nesle "Vaaz Kasetleri Nesli" desek yerinde olur. Çünkü biz teyplerden dinlediğimiz vaaz kasetlerinin ürünüyüz biraz da Üstat Necip Fazıl’a, Şule Yüksel Şenler’e yetişemedik ama vaizlere yetiştik. Bir Feyzullah Değerli’nin, Hasan Arıkan’ın, Tahir Büyükkörükçü’nün, Timurtaş Uçar’ın, İlhan Armutçuoğlu’nun, Abdullah Büyük’ün ve tabi ki Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaaz kasetlerine. Vecde gark olduktan sonra Kur’an-ı Kerim’i kürsüden aşağı fırlatan da vardı aralarında; örtünme ayetini tefsir ederken kadın yüzünün mahremiyetini anlatmak için divan şiirlerinden örnekler veren de. Diyordu ki Hocaefendi, "kadın yüzü mahremdir, çünkü onların güzelliğini anlatmak için yüz ve yüzdeki organlar üzerinde durur divan şairleri; bir gülücüğün, bir gamzenin oynamasının ne yaralar açtığını görmek için o şiirlere bakmak yeterlidir, dolayısıyla kadının yüzünü açması fitnedir ve de haramdır". Görüyor musunuz Hoca’nın kültürünü?
Biz tefsir, fıkıh, tasavvuf ve kelam’ın temel eserlerini bu vaazlarda duyduk ilkin. Mesnevi’den beyitler okurdu Hocalar. Bu yetmez Arapça şiirler de okuyup şerh ederlerdi. Ayetler ve hadisler önce aslından okunur, sonra değişik müfessirlerin görüşleri nakledilir en sonunda Hoca tarafından güncelleştirilirdi. Şimdiki vaizlerle varın siz kıyaslayın.
Aşkla, öğretmek ve tebliğ etmek heyecanıyla coşan, coştukça cemaati dalgalandıran, sokakları dolduran, evinden ayrılırken nasıl olsa emniyete götürecekler diyerek çantasını hazırlayan ve vaazdan sonra şubeye götürülen hocalarımız vardı.
Türkiye biraz da bu hocaların vaazları ile şekillenmiştir. Hepsinden Allah razı olsun. O vaazlarda geçer zaman zaman, hatta üstat Necip Fazıl da söyler, şu televizyonları, şu radyoları ne olur haftada bir saat da olsa bize verseler…
Ülkeyi baştan aşağı bütünüyle değiştireceklerine olan inançları tamdı.
Vaaz kasetleri arşivi oluşmuştu birçok evde. Çoğaltılır, ödünç verilirdi. Sonra videoyu keşfettik. Köy köy, ev ev video kasetlerine alınmış sohbetler, konferanslar ve vaazlar dinledi, dinletildi. Bir millet yıllar önce karşı çıktığı aleti kendi yararına kullanmayı öğrenmişti.
Eskiden özlemle, dört gözle beklenilen bu imkânlar bugün elimizde. Peki, istenildiği gibi faydalanabiliyor muyuz bu araçlardan? KONTV’de Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın her gün vaazı var. İlim adamı kimdir, vaiz kimdir, Müslüman kimdir ve nasıl olmalıdır, öğrenmek isterseniz Tahir Hoca’yı dinleyin bir gün derim. Kapu Camii cemaatını aşan şeyler söylüyor Tahir Hoca. Arapça, Farsça beyitler, Mesnevi mi ararsın, hatıra mı ararsın, ilim, hikmet, feyiz… saf ve temiz bir Türkçe. Bağırmadan, ağlama, hıçkırma, vecd gibi kişinin ihlâsına zarar verebilecek görüntülere meydan vermeden akıyor, akıyor Bu söylediğim olayı önemsiyorum; çünkü başka yerlerde konuşmacının ihlasına zarar verecek, süm’a’ya, riyaya meydan verecek sahneler yayımlanıyor ve bunun o kişiye zarar verdiğini düşünüyorum. Bu görüntülerden skeç çıkarmaya çalışan anlayışla; bu görüntülerden dışarıya karşı kendine övünme payı çıkaran anlayış arasında bir fark yoktur zira.
Peki, Tahir Hoca böyle de cemaat nasıl? Şunu diyeyim kısaca: Köprünün altından çok sular akmış be. Merhum Ali Ulvi Kurucu Hoca hatıralarında dedesi ve babası tarafından bir gün Kapu Camiinde vaaz vermek, Kur’an okumak için teşvik edildiğini heyecanla anlatır. Bir talebe için mevkilerin en büyüğüdür o camide konuşmak. Ama şimdi sözün aşındığı yerdeyiz. İnsanlar görüntü ile meşguller camide. Herkesin gözü kamerada... Tahir Hoca İbn-i Arabi’nin, Mevlana’nın, Lâdikli Ahmet Ağa’nın koluna girmiş onları camiye getirmiş; camide gözünü sevdiğimin orta yaş üstüleri kamera ile meşgul. Gençlik mi? Onlar neredeler acaba? Tahir Hoca gene sohbetinde... O sadece Kapu Camii cemaatine konuşmuyor, hatta cemaate bile konuşmuyor. O, bildiklerinin birazını, evet, bizim anlayabileceğimiz kadarını, bakın kasetlere alıyorlar ve televizyonlardan yayımlıyorlar, siz de şahit olun ki ben tebliğ ettim; demek için ömrünü tebliğ ile geçirmenin derdinde. Bu yazıyı Tahir Hoca’ya tahsis etmek istemiyorum.
Şimdi internet çağındayız. Ondan da bahsedelim biraz. Hemen bütün hocaların vaazları, sohbetleri internet sitelerine yüklenmiş. Ali Ramazan Dinç Hocaefendi’nin, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin, Münir Derman Hocaefendi’nin, yeni neslin Faruk Kadri Timurtaş ile karıştırdığı Timurtaş Uçar Hocaefendi’nin, Esat Coşan Hocaefendi’nin, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Mustafa İslamoğlu’nun… Kimin ararsanız, hepsi hizmetinizde. Firaset.net., sonpeygamber.info. benim aklıma ilk gelen ve sık kullanılanlar dosyama eklediğim siteler. Hocaefendilerin adlarına kurulmuş siteler de var. Evet, bir zamanlar bu ülke kürsülerden irşat ediliyor ve kürsülerden yayılan ışıkla buluyordu yönünü. Konya’da Tahir Büyükkörükçü, Manisa’da İlhan Armutçuoğlu, İzmir’de Fethullah Gülen, yine Konya’da Abdullah Büyük, İstanbul’da Timurtaş Uçar, Erzurum’da Şevki Hoca, Denizli’de Hasan Arıkan, Malatya’da Sait Çekmegil… bir devlet başkanından daha çok cemaat topluyorlardı. Hatırlıyorum, Kenan Evren bir şehre geldiğinde okullar ilkokula varıncaya kadar tatil edilir, çocukların ellerine bayraklar verilir ve çocuklar yol kenarına, meydanlara dikilir ve akşam televizyonda haberler "Cumhurbaşkanı Evren’i büyük bir kalabalık karşıladı" derdi.. Böyle kalabalıktan bahsetmiyorum. Otobüslerle şehirlerarası bir yolculuktan bahsediyorum.
Ne demek istiyorum? İnternet sayesinde Müslümanlar tebliğ vazifesi ile ilgili yüklerini en azından hafifletmiş durumdalar bugün. Dünyada hiç kimse ben İslam dinini öğrenmek, Kur’an okumak ve dinlemek, Hazreti Peygamberi tanımak istedim, isterdim ama bundan mahrum kaldım, kimse bana bu değerleri ulaştırmadı diyemeyecek, diyemez. İnternet için "bir şey ararken başka bir şey bulduğun yer" tarifi yapıyorlar zaten. İşte sana adresler ve daha niceleri. Fırsat buldukça TV’den, İnternetten dinlerim bütün hocalarımızı. Mesela en son internetten "İstiğna" konusunu dinledim bir Hocamızdan. Niçin yazıyorum bunları.?
Vaazlar kürsülerini kaybedip de (kasete demiyorum) acaba TV’ye, internete yani görüntüye girdikten sonra etkisini kayıp mı etti acaba? Acaba Hocaefendi istiğna konusunu işlerken sadece bizim gibi avamı hedef aldı da muhipleri, bağlıları, cemaati bundan müstağni mi tuttu? Hiç sanmam. Acaba oradaki sözler öncelikle onlara söylenmiş de olabilir mi? Bu sözlerle; ilişkinizi, sevginizi paraya, ticarete alet etmeyin demiş olabilir mi Hoca? Allah aşkına söyleyin, TV’de yayımlanan bir yabancı filmi, şarkılı türkülü bir Türk filmini, reklâm filmlerini, Kemal Sunal filmlerini vs… bizim televizyonumuzdur, onlar yayımlıyorsa iyidir diyerek bu yayınları kare kare takip ettiği söylenebilir mi Hoca’nın? Ben söyleyemem. Ama cemaat, çoluk çocuk, bunları bizim televizyon yayımlıyorsa mutlaka iyidir anlayışıyla izliyor. Hoca’nın –varsa- parasını, vadeli veya vadesiz olarak, bizim bankamızdır diyerek bir bankaya, özel bir finans kuruluşuna para yatırdığını söyleyebilir misiniz? Ama muhipler ve onların davranışlarından hisse çıkaran diğer Müslümanlar artık bankacılık yasasına göre işlem yapan –oyunu kuralına göre oynayan- bu özel bankalardan, finans kuruluşlarından faizle kredi alıyor, paralarını buraya yatırıyor, para biriktiriyor, bu banka kartı ile dolaşıyor. Bu tür finans kuruluşları da bir yere ait olmanın verdiği güvenle (!) Müslümanları faizli alışverişle barıştırıyor. Üçüncü kişilerin bile faize karşı çıktığı bir zamanda Müslümanların günah/sömürü çukuruna batmaları demek değil mi bu? Bütün bu açıklamalar karşısında siz olsaydınız ne söylerdiniz? Ben bunu bir dönüşüm, sekülerleşme, dünyevileşme olarak görüyorum doğrusu. Biz Müslümanları Batılı yaşam tarzı içinde asimile etmeye, protestanlaştırmaya çalışanlar var gibi geliyor bana.
Acaba bütün bu konuşmalara, yazılara rağmen kotarılıyor olabilir mi bazı toplantılar, bazı işler? Mesela bankalar, spor kulüpleri vs.? Bir rüzgârın önüne sürüklenmiş ve kontrol kaybedilmiş olabilir mi? Birçok hareket bir kişinin gölgesinde, onun adı öne çıkarılarak yapıldığından, öncelikle o sorumlu tutuluyor görüyorsunuz.. Oysa işler ona rağmen olmaktadır da kol kırılıp yen içinde kalmaktadır. Bilemiyorum ve bilmediğim çok şey var.
Sözü şöyle toplayalım: Bahsettiğim ve bilmediğim Hocaefendilerin geleneğini sürdüren vaizlerimiz, müftülerimiz yok bugün. Söz, vaaz, ayet ve hadisler kasetlere girdi ve kürsüden verilen vaazların gerisindeyiz. Öğütlerin etkisi sıfır değilse bile çok şey kaybetmişiz. Evet, internetimiz var, özel TV’lerimiz, radyolarımız vaazlar, sohbetler yayımlıyorlar. Ancak sözün büyüsü kaybolmuş, yerine görüntünün büyüsü gelmiş. Buradan nasıl çıkılır bilmiyorum doğrusu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



