Tarihin tozlu sayfaları arasında kaldıklarını sanırız. Soylarının tükendiğini. Haritada yerlerini bilmeyiz. Ne ki dünyanın her tarafından haberimiz vardır.
Bülbül gibi, bilgilerle doldururuz her yanı.
Dubai adalarına, Havai' ye gitmeye can atarız.
Hormonlu otellerin, devasa eğlence yerlerinin, bin bir gece masallarının ihtişamı ile sarhoşuzdur.
Ama Doğu Türkistan'ı bilmeyiz.
Ancak katliam ve idam olursa adlarını duyarız.
Başka şansları yok.
E, onlar da hak ediyorlar, gibi davranırız.
Ne yedi yıldızlı otellerini duymuşluğumuz vardır, ne eğlence dünyasında isimleri geçmektedir.
Magazin dünyasına gönderdikleri bir ünlüleri bile olmayınca, daha nasıl tanıtsınlar kendilerini.
Katliam, idam, işkence olunca hatırlanmak kaderleri, gayrı bundan böyle.
Oysa 38 milyon Uygur nüfusu büyük bir gücün adresi.
Çin, onların verimli topraklarını ele geçirmek için etmediğini bırakmadı.
Gaz ve petrol zenginliği ile sınırlı değildi cennet Türkistan ovası.
22 ayrı çeşit üzümü,15 farklı kavunu ile madenleri, yeraltı ve üstü zenginlikleri ile bu İrem bağları; nicedir gözlerini kamaştırmakta idi.
Topraklarında emelleri olan vahşi Çin; mazlum Uygurları, nükleer denemelerde kobay olarak kullandı.
Doğum yasağı getirdi.
Şehirde tek, köyde çift çocuğu izne bağladı.
Yasağı ihlal eden annenin fazla çocuğu, kürtajla daha karnında iken öldürülerek, Çin kriterlerini ciddiye almamanın bedeli ağır ödetildi.
Uygur kadınının onurunu lekelemek için, fabrikalarda çalıştırmak üzere uzak şehirlere, Şanghay'a götürülen genç kızlara tacizler yapıldı.
Geri getirilip bırakıldığında, bu genç kızlarla evlenme isteklilerinin olmayacağı bilindiği için, yuva kurmaları imkânsız kılındı.
Bir milletin soyunu kırmak için akla gelebilecek en vahşi yöntemler uygulandı.
Zeytinburnu'nda bir fakirhanede torunları ile yaşayan ileri yaşında, gözleri görmeyen Uygur lider İsa Yusuf Alptekin; bu konularda ne kadar acı çekmekte idi.
Dünya Uygur Kongresi Başkan Yardımcısı Seyit Tümtürk'ün yıllardır, Uygur dramını dünyaya anlatmak için, gitmediği yer kalmadı.
Türkiye kulaklarını tıkadı hep.
Uygurların anası Rabia Kadir'e Ankara "Sakıncalı kişi" muamelesi yaptı.
Kaç kez Türkiye'den vize istedi ise her seferinde reddedildi.
Şimdi Amerika'da; başını yaslayacağı soydaşlarından uzaklarda bu davayı takip etme çabası içinde.
Ne yazık ki Türkiye bunu hep yaptı.
Özbek Cumhurbaşkanı Muhammed Salih de ülkesinden kaçarken Türkiye'ye gelmek istedi, izin verilmedi.
Norveç'te ziyaret ettiğim Muhammed Salih ve eşi için, Norveç hükümeti gayet güzel bir villa tahsis etmişti.
Ama onların valizleri hep, kapı yanında durmakta idi.
Ana vatandan bir haber gelecek, onlar da; koşarak döneceklerdi.
Yuvalar yıkan Nataşalara bile kollarını açan Türkiye, kendi evladını yiyen pis bir kedi gibi, bu kötü huyundan bir türlü vazgeçememekte.
Uygurları, şimdi daha iyi tanıdık.
Şu sıcak yaz günlerinde kafalarına sıkılmış kurşunlardan bildik.
Keskin nişancıların bir küçük serçe gibi alınlarından vurduklarında öğrendik.
Çinli vahşiler satırlarla doğradıklarında bildik.
Çekik gözlerini, siyah saçlarını karanfiller gibi kıpkırmızı kanlar kapladığında anladık.
Yüzlerce Uygur cenazesini sahiplerine vermeyip, gömülmelerine bile müsaade etmeyen kanlı katillerinden tanıdık.
Hapse atılmış binlerce Uygur için şimdi kışkırtıcılıktan idam kararı çıkacak diye yüreğimiz ağzımıza gelmekte.
Çinlilerin vahşeti karşısında ölmekten başka seçenekleri kalmayan acılı bir milleti, bakalım ne kadar taşıyacak; unutkanlığa programlı hafızalarımız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




