Birçok düşünürün ittifak ettiği nokta, sosyal ve beşerî bilimlerin ithal edilemeyeceği ve her ülkenin bunları kendi genetik ve kültür mirası üzerinde inşa etmesi gerektiği hususudur. Teknolojiyi ve fen bilimlerini başka kültürlerden doğrudan alıp kullanabiliriz ancak, sosyal bilimleri kendi bünyemize uygun olarak yeniden inşa etmek mecburiyetindeyiz. Bu topraklarda yaşanan sosyal problemlerin çözümü, toplumun iç dinamiklerini harekete geçirerek, kendi mânevî değerlerimizi gün ışığına çıkartmak ve bunlara işlerlik kazandırmakla mümkündür. Bunu inşa edeceğimiz yer dağ başı değil, elbette şehirdir. Ne yazık ki, bu anlayış ihmâl edildiğinden, karşılaşılan problemlerin çözümünde başarı sağlanamamaktadır. Hâlbuki açılım aradığımız şu günlerde bu açılımın sosyal yönünü belirlemek ve yeniden şehre vurgu yapmak önceliğimiz olmalıydı.
Yalnızlaşma ve yabancılaşma sendromu, karmaşık ve modern toplumların günlük hayatında, özellikle ahlâkî değerlerden ve ideallerden mahrum olarak yaşayan insanların neden ve hangi gaye için böyle bir toplumda yaşadığını kendi kendine sormaya başlamalarıyla ortaya çıkmıştır. Çözümü ise, ancak toplumun ve buna bağlı olarak sosyal politikalarının mânâ odaklı sosyal uygulamaları ortaya koymasıyla ortadan kaldırılabilir. Hem mânen, hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeye çalışan sosyal uygulamalar; şahısların sosyal sorumluluk duygularını ve topluma uyumlarını artırmayı başardığından, kimse dağa çıkmayı düşünmez, aksine şehirde kalma özgürlüğünü kullanır. Bu özgürlüğü kullanmak için de; mânevîyat eksenli sosyal uygulamaları, hiçbir zaman örtüşmediğimiz Batı'nın sosyal bilim anlayışı terk edilerek yapılmalıdır. Bunu bilmeyen, şehirde kalsa bile dağdadır. Bilen ise, daima şehirde kalma özgürlük mücadelesini verecektir.
Günümüzde sosyal bilimlerin açılımları sadece dünya hayatına yönelik olduğundan, sosyal hizmetler de bu anlayış doğrultusunda geliştirilmektedir. Bundan dolayıdır ki; pozitif bilimlere dayanan statükocu sosyal uygulamalar, kişilerin tutum ve davranışları üzerinde yoğunlaşıp, bu davranışların toplumun normlarına göre değiştirilmesini hedeflerken, mânevî hakikatler ise, görünen gerçekliklerin ötesine giderek, bunların varlık sebebini ve hikmetini araştırır. Pozitivizm ekseninde uygulanan sosyal hizmetlerde öteki âlem anlayışı ve düşüncesi olmadığından, bütün hedefler sadece bu dünyayla sınırlıdır. İslâm dini, hem müspet ilim çalışmalarından beslenen sosyal hizmetleri, hem de dinî ilimler ekseninde yürütülen sosyal hizmetleri aynı derecede önemser; kişinin dünyevî ve uhrevî saadeti için, insanın lehine ve menfaatine olan her türlü müspet ilmi ve mânevî hakikatlere ihtiyaç olduğunu baştan kabul eder. Bu yüzden insanlığın saadetini hedefler.
Her bir mânevî sarsıntının, toplumdaki şiddet ağırlıklı hâdiselere zemin hazırlayan bir sosyal risk faktörü olduğu anlaşılmadığı müddetçe, ülkemizde hepimizi üzen sosyal sarsıntılar da devam edecektir. Bu sarsıntının bölgesel olarak gündeme gelmesi tesadüfi değildir. Gerçek açılım, bu bölgede yıllardır savunma için yapılan harcamaların onda birini ekonomik ve sosyal harcamalara kaydırabilmek iken, sözde açılımlarla ne kadar da zaman kaybedeceğimizi hep beraber göreceğiz. Eskiden, şehirlerin düşmemesi için yapılan kalelerin yerini şimdilerde ise ancak maneviyat içeren sosyal uygulamalar alacaktır. Bu kaleleri yapacak ustaları şimdiden aramaya bakalım, yoksa şehri terk etmek zorunda kalabiliriz. O zaman şehirde kalma özgürlüğünden bile bahsedemeyebiliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




