Televizyonda arama yaparken, dini yayınlara pek yer vermeyen bir kanalda muhteşem Kabe görüntülerine rast geliyorum. Tekbir ve Salavat eşliğinde verilen görüntüler bunlar. Umre veya hacca giden bazı ünlüler sayıldıktan sonra, program yapımcısı şarkıcı hanımın görüntüleri geliyor ekrana. Sonra, o mübarek yerlerle uyumlu kıyafetleriyle görünüyor iki şarkıcı hanım. Kabe ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) Ravza'sına giden insanlara imrenmemek ve tebrik etmemek mümkün mü? Allahü Teala, her arzu eden Müslümana Kabe'ye ve Rasülümüz'ün (s.a.v) Ravza'sına ziyaret etmeyi nasip etsin.
Benim anlatmak istediğim, Kabe ve Ravza'daki görüntüler değil. Tanınmış insanların da Umre ve Hac yapması nefes almak, su içmek kadar tabii. Ancak, Umre ziyareti yapan iki bayan, yaptıklarını o kadar idealize ettiler ki... İzlenimlerini anlatmaya çalıştılar. Uzun giysilerine rağmen, saçları ve bir omuzları açıktı. "Oraya kötü niyetliler giremez" diyerek kendilerinin Allah'ın sevgili kulları olduklarını ima etmeye çalıştılar. Bununla da yetinmediler. Stüdyoya davet ettikleri bir ilahiyatçı yazarı da onaylatmaya çalıştılar.
İlahiyatçı kişi, konu mankeni gibiydi. Umreye giden sunucu ve şarkıcı kadının "Yanlışım varsa lütfen düzeltin Hocam!" sözleri karşısında "Estağfirullah Efendim!" diyerek onay makamı gibi davrandı. Hatta, daha ileri giderek, söz konusu sunucu için "Rabbim sizi bu iş için görevlendirmiş... Biz ne kadar anlatsak bu kadar tesirli olamayız" diyen bir kompleks içine girdi.
Doğrusu, inandığım ve 2 milyar civarındaki insanın mensup olduğu bir dinin böylesine bir acz ve kompleksli bir üslupla temsil edilmesinden çok rahatsızlık duydum.
Stüdyodaki şarkıcı kadınlar söz konusu kıyafetleriyle "Sevdim seni Mabud'uma canan diye sevdim" ve "Gel, gör beni aşk neyledi" ilahilerini de söylediler.
Umreye giden hanımlar, bu ziyaretleri sonrası, hayatlarını arzu ettikleri şekilde devam ettirmelerine kimsenin bir diyeceği olamaz. "Kendi tercihleridir" der geçilir. Ama, İslami anlamda örnek bir hanım oldukları imajıyla bunu yaparlarsa, bizim de kılık kıyafet ve davranışları konusunda söyleyeceklerimizin olması tabiidir. Söz konusu sunucu, kendisini İslami yaşantı olarak o kadar idealize etti ki, kendi adını taşıyan programda dış efekt olarak "...Hanım'ın ne kadar inançlı bir kadın olduğunu herkes bilir" sözünü ilave ettirmeyi bile ihmal etmedi.
Şurası açık olarak bilinmelidir ki, bu yazımdaki hedefim kesinlikle şahıslar değildir. Gördüğüm bir olaydan hareketle, toplumda yaygın olan bazı davranışların düzeltilmesine çalışmaktır. Bu, aynı zamanda, ahiretimize de zarar verecek bir konuda toplum için yapılan uyarı görevidir. Kimsenin kırılıp gücenmesini arzu etmem.
Önce, bilinmelidir ki, İslam Allah'ın dinidir. Biz de Allah'ın kullarıyız. Kim Allah'ın dinine sarılır, emirlerine göre hareket ederse, dünya ve ahirette kurtuluşa erer.
İslam üstündür, ondan üstün hiçbir şey yoktur. İslam zaten şerefli bir dindir. Ona uyan şeref kazanır. Hiç kimse, İslam'a şeref ve üstünlük katamaz. Dinin sahibi, her türlü kemal sıfatlarıyla sıfatlanmış, kudret ve kuvvet sahibi olan Allahü Teala'dır. İslam'ın bize ihtiyacı yoktur. Bizim İslam'ı yaşamaya ihtiyacımız vardır. Müslüman olmaktan daha büyük bir şeref yoktur.
Hz. Ömer (r.a) Kudüs'ü fethetmişti. Şehrin teslim alınması için kölesiyle yola çıktı. Yanlarında bir tek develeri vardı. Deveye nöbetleşe bindiler. Şehre girerken binme sırası köleye gelmişti. Köle; "Ey Halife! Ben hakkımdan feragat ediyorum. Çünkü sen, biraz sonra şehrin ileri gelenleriyle karşılaşacaksın. Benim deveye binerek, sizin ise yürüyerek girmeniz uygun olmaz" dedi. Hz. Ömer (r.a) de "Hayır! Allahü Teala bizi İslam ile şereflendirdi. Başka şeref istemem" diyerek İslam'ın istediği kul haklarına dikkat etmeyi şereflerin en büyüğü olarak gördü ve şehre yürüyerek girdi.
Peygamber varisi olan hocalar, bir mecliste hakim unsur olacaklarsa orada bulunmalılar. Yoksa, dolgu maddesi gibi kalacaklarsa, orada bulunmaları gerekmez.
İslam'ı tebliğ ve temsil iddiasında bulunanlar, İslam'ın gerektirdiği kılık kıyafet ve ağırbaşlılık içinde olmalıdırlar. Hafif meşrep ve laubali tavırlarla İslam temsil edilemez. İslam'ın büyüklük ve üstünlüğü ile mütenasip ciddiyet ister.
Müslüman net insandır. Yaşantısını İslam'a göre düzenler. Biraz İslam'dan, biraz da yabancı toplumların düşünce ve hayat tarzlarından etkilenerek İslam temsil edilemez. İsteyen sorumluluğunu katlanmak şartıyla, dilediği hayat tarzını seçebilir ama, seçtiği bu hayat tarzını "İşte İslam budur" diye lanse edemez.
İslam, bütün insanlığa gönderilmiştir. Her akıl sahibine hitap eder. Herkes, İslam'ı kendisi yaşamakla yükümlüdür. İslam'ı yaşamadığı halde, yakınlarından birinin İslami yaşantısından kendisine pay çıkarmak; başkalarının yedikleriyle doyduklarını savunmak kadar abestir.
Öyleyse, fert ve toplum olarak İslam'ı yaşayalım ki, iki cihanda aziz olanlar içine girelim. Müslüman olarak görevlerimizden biri de, ebedi karar yerimiz olan ahiretimiz konusunda birbirimizi uyarmaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




