Mekke'deyiz. "Rahman'ın misafirleri" olarak bulunmanın heyecanı içinde, bir misafir olarak ikram edilecekleri bekliyorum. Ev'in Sahibi öylesine cömert ki, her misafire ihtiyacı olanı verip de uğurluyor. O nedenle her hac farklı, her umre farklı. Ramazan münasebetiyle gayet kalabalık olan mescide her girdiğimde, içimden "Rabbim! Bana mescidinden bir yer aç" diye niyazda bulunuyorum. Şükür ki, her defasında o tarifsiz kalabalığın içinde bana da bir yer açılıyor ve hepsi birbirinden hoş, güzel insanlarla tanışıyorum. Bir defasında İran Azerîleriyle, bir başkasında Iraklı bir hanımla ama ne hikmetse defalarca Mısırlı hanımlarla birlikte saf tutuyorum. Kıldığımız vakit namazlarının ardından kısa sohbetler yapıyor veya önümüzdeki hurmaları paylaşarak birlikte iftar ediyoruz. Çat pat Arapçamla birkaç cümle kuruyor, ardından onları dinliyorum. Iraklı hanım ülkesinde yaşananları anlatıyor. "Amerika bütün eğitimli insanları bulduğu yerde öldürüyor. O nedenle Irak'taki öğretmen, doktor, mühendis gibi yetişmiş kişilerin daima hayati tehlike altında" diyor. Şii ve Sünni çatışması adı altında, Amerikan işgal güçlerinin kurduğu tuzakları, vahşi senaryoları anlattıkça gözleri dehşetle açılıyor.
İranlı hanımın konuştuğu Azerî Türkçesini büyük ölçüde anlıyorum. İstanbul'a gelmek istediğini söylüyor. Ayrılırken aynı nazik üslubuyla vedalaşıyor. Karşılıklı dualar edip, sarılıyoruz birbirimize.
Mısırlı ziraat mühendisi hanım, bir abla şefkatiyle ilgileniyor benimle. İki kez Mısır'da bulunduğumu söyleyince, İskenderiye'ye yakın olan yaşadığı yeri anlatıyor. Oldukça verimli bu bölgede yetiştirilen ürünlerden bahsediyor. Rabbimin mescidinde bana ayırdığı her köşede, bambaşka duygu ve düşünceler yaşıyorum. Orucun etkisiyle daha bir hassalaşan ruhum, etrafımda gördüğüm her yüze karşı muhabbetle doluyor. Rabbinin davetine icabet eden bunca mümin arasında olduğum için şükrediyorum.
Ve tavaf... Kabe'nin hakkı olan en güzel ibadet. Aç, susuz, oruçtan solmuş yüzlerle, kavuran güneşin altında yürüyen kardeşlerime bakıyorum. Her şavtta, sağımda solumda gözyaşları içinde dua edenlere, iki büklüm güçlükle yürüyen yaşlılara, omuzlarında çocuklarını taşıyan kan ter içindeki babalara, annelerinin elinden tutan çocuklara, birbirlerinin peşi sıra yürüyen eşlere baktıkça, bu muazzam manzara karşısında incelen yüreğimle, gözlerimi Kabe'ye çeviriyor, sonra da başımı göğe kaldırıyorum. "Ey benim gönlümü kardeşlerime karşı şefkat ve merhamet duygularıyla dolduran Rabbim! Kim bilir senin onlara merhametin nasıldır? Şu anda onların arasında bulunan bu kuluna da merhamet et! Bizi burada bir araya toplayan Rabbim, cennetinde de buluştur ve bizi birbirimize şahitler eyle!" Kardeşlerimle birlikte dönüyoruz. Uzaktan bakıldığında akan bir su misali ilerleyen kalabalığın içinde, hayatımda ilk kez mahşeri bu denli canlı hayal edilebiliyorum. Hacda değil, her hangi bir tavafta değil, Ramazan'ın o mübarek ikliminde oruçtan bitap bir halde, güneşin sıcaklığını her zerremde hissettiğim bir anda, artık tüm sözlerin tükendiği, sadece ayaklarımı sürükleyerek yürüdüğüm, o dakikada mahşer meydanını düşünüyorum. O sulamazsa, kimsenin sulamayacağı, o doyurmazsa, kimsenin doyurmayacağı, kavuran sıcağın altında takatsiz, çaresiz sürünürcesine ilerleyen her yaştan, her milletten insan geliyor gözlerimin önüne. Oysa şimdi ne kadar yaksa da gayet "kontrollü" bir sıcaklık altında, birkaç saat sonra bizi bekleyen zemzem ve hurmanın tesellisi ile doluyuz. İdrak etmeye çalışıyorum. Evet, Rasulullah (sav) tarafından Ramazan'da umrenin neden bu denli teşvik edildiğini galiba daha iyi anlıyorum: Oruç ve tavaf birlikteliği, insana mahşeri dünyada yaşatıyor. Mahşerin provası denen şey bu olsa gerek...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



