Birçok Arap-İslam ülkesinde değişik konferanslara katıldığımdan ve bu ülke üniversite hocalarının Osmanlı'ya nasıl haksız olarak düşmanlık beslediklerini, Osmanlıyı "emperyalist" diye tanımladıklarını bildiğimden, Yemen'de bu düşmanlığın, bu olumsuz bakışın çok daha şiddetli olmasını beklerken, tam aksi oldu ve Osmanlı'ya karşı hiç de beklemediğim bir ilgiyle karşılaştım. Hemen herkes Osmanlı'yı öylesine seviyor ki, onlar Osmanlı'yı överlerken, ben ve Türkiye'den giden diğer meslektaşlarım birbirimize bakıyoruz.
Ancak, Yemen dışındaki diğer Arap ülkelerinde, Osmanlı'ya karşı gördüğümüz olumsuz tutumu anlatırken insafsız da olmamamız gerekir. Bu konuda kısa şunu söyleyebiliriz: İslâm ülkelerinde Osmanlı'ya olumsuz bakan zevatın tamamı, Batı üniversitelerinde kariyer yapmış hocalardır. Yani bu olumsuz tavırları, Batı'dan aldıkları yanlı eğitiminden kaynaklanmaktadır. Nitekim aynı menfi tutum, Türkiye'deki üniversite hocalarından, Batı'da okumuş olanlar çoğu, tarihimize "ulusalcı" bir gözle bakmakta ve üniversitelerde, "Araplar bizi arkadan vurdu" hezeyanlarıyla öğrencilere bir Arap ve İslâm düşmanlığı aşılamaktadırlar. Hatta bu çevreler, son zamanlara kadar, tıpkı ulusalcı Araplar gibi, Osmanlı Devletine "emperyalist" gözüyle bakmaktaydılar. Ve ne hazindir ki, bazı "popülerleştirilmiş" tarihçiler, hezeyanlarını daha da ileri götürerek "militarizmi" savunabilmekte ve kendilerini "anti militarist" diye suçladıkları tarafından payelerle ödüllendirilmektedirler!"*
Evet, İhsan Süreyya Sırma Hoca'nın bu satırları üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz. Ümmet bilincini kaybettikten sonra düşmeye başladık. İki asırdan beri düşmeye devam ediyoruz. Silkinme çabalarımız yok değil. Ne var ki yetersiz. Ortadoğu coğrafyasında ümmeti parçalayıp birbirine düşman eden zihniyet karşısında teslimiyete rıza gösteren bir durum alışımız var. Oysa teslimiyet yerine, fikir cephesinde direnç kaleleri inşa etmeliyiz.
Bu bağlamda ilk yapılması gereken işlerden birisi, Osmanlıya olan ilgi, ilgi seviyesinden kurtulup, bilgi seviyesine ulaşmalıdır. Bu elbette zor bir zanaat olsa da mutlaka başarılmalıdır. Belki bu bağlamda yapılması gereken en önemli eylem, daha önce de defaten belirttiğim gibi, II. Meşrutiyet sürecinde yayınlanmaya başlayan yayın organlarının tekrar çevrim yazıya dönüştürülüp, neşredilmesidir. Yine bu süreçte Tanzimat'la başlayan süreçte kaleme alınan eserlerde tekrar kültür ve düşünce dünyamıza kazandırılmaya çalışılmalıdır. Çünkü ortada müthiş bir miras var ve biz bu mirastan yeterince nasiplenemiyoruz.
Osmanlıya olan ilgi bilgi seviyesine ulaştıktan sonra kültür ve medeniyetimizi ihya etme sürecinde daha hızlı mesafe kat edebiliriz. Bu noktada elbette yapılan çalışmaları yadsımıyorum. Ne var ki yeterli değil. Özellikle de son süreçte Osmanlıya dair yazılan eserlerin ilgi bulması, çok satması elbette sevindirici.
Tabii bu ara Türkiye'de 1960 sürecinden sonra başlayan tercüme hareketlerinin getirdiği bazı onmazlıkları düzeltmek elbette kolay olmayacaktır. Fakat Osmanlı İstanbul'un da kaleme alınan eserlerin tekrar kamuoyuyla paylaşılması, Osmanlıyla buluşturulması konusunda bize ciddi bir katkı yapacaktır. Bu yüzden ümmet olarak modernizmin getirdiği ferdiyetçi ve enaniyetçi tutum ve yapı yerine, insanlığı düşünen ve asıl beklentilerini cennete öteleyen algımızı daha da öznelleştirmeliyiz. Bu aynı zamanda bu dünyanın adil ve yaşanır bir dünya olmasına ciddi bir katkı yapacaktır. Tabii bunları söylerken modernizmle ve sekülerleşmeyle bir hesaplaşmadan söz ediyoruz. Düşünce siperlerinde konumumuzu analiz etmekten bahsediyoruz. Bizi biz olmaktan çıkaran düşünce ve izmlere itibar etmek yerine, asla rücudan söz ediyoruz.
Evrensel bir diriliş hamlesi ancak böyle gerçekleşebilir. Bu nedenle emperyalizmin aramıza ördüğü düşmanlık duvarlarını kaldırmanın tam zamanı. Bu noktada "Araplar bizi arkadan vurdu" masallarını yerine, gerçekleri ifşa ve inşa etmeliyiz. İslâm kültür ve medeniyetinin beraberinde getirdiği engin birikimi, kullanarak ve örnekleyerek bugün Ortadoğu coğrafyasında yaşayan aydınlarla, düşünürlerle bağ kurmalıyız. Düne kadar birlikte olduğumuz halklarla tekrar bağlantı kurmalıyız. Bahaneler üretme zamanı çoktan gelip geçti. Hâlâ kardeşlik buğusu üstü küllenmiş korlu bir ateşe benziyor; özellikle Ortadoğu, Asya ve Afrika da... Hafif bir esintiyle tekrar kardeşlik bir buhurdan olup, bütün görkemiyle insan yüreklerini mutlulukla coşturacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın...
* İhsan Süreyya Sırma, Ano Yemendir, Beyan Yayınları, İstanbul 2010, s. 345- 35.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



