milli gazete

YayınlarVideoFotoğraf


  1. ARSIV
  2. VIDEO
  3. Sarı Sayfalar

  • ANASAYFA
  • YAZARLAR
  • GÜNDEM
  • SAĞLIK
  • EKONOMİ
  • DÜNYA
  • HABER
  • SPOR
  • AİLE HAYAT
  • KÜLTÜR

29 MAY 2012 SAL
  • HABER INDEKSI
  • ANKET
  • BENİM SAYFAM

GERİ İLERİ
  • HATİB: "İSRAİL SAHTE MEZARLAR ARACILIĞIYLA TARİHİ ÇARPITIYOR"
  • PAKİSTAN'DAN FÜZE DENEMESİ
  • FİLİSTİN'DE MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİ GÖRÜŞMELERİ KAHİRE'DE BAŞLADI
  • FATİH SULTAN MEHMET'İN TÜRBESİNİ ZİYARETLE BAŞLADI
  • PKK IĞDIR'DA 10 KİŞİYİ KAÇIRDI
  • PAKİSTAN'DA ENERJİ KRİZİ ELEKTRİK AÇIĞI 7200 MEGAVATA ÇIKTI

Üçüncü Cumhuriyet’e merhaba Açılım...

17 MART 2010
ÇAR 03:20

[-] Normal [+]
  • Gündem
  • Tavsiye Et
  • Yazdır
  • Yorum Yaz

Bir önceki yazımızda, bugün halihazırda devam eden "Açılım" tartışmalarının temel aktörlerinin açılımın hedef kitlesi sayılan gruplar değil, Cumhuriyet'in bundan sonra nereye doğru evrileceğine dair bir kavga halinde olan taraflar olduğunu söylemiştik. Cumhuriyet, kendi kısa tarihinde bir kaç kez form değiştirdi, bir kaç kez de revize edilerek kendisine yön ve hedef belirlendi. Bugün ise hatırı sayılır bir muhteva değişikliği ile karşı karşıya. Kimilerine bu oldukça korkun görünebilir, ancak Birinci ve İkinci Cumhuriyet'in günah defterlerinin korkunçluğu, Üçüncü Cumhuriyet'i arzulayanları kolaylıkla haklı bir konumda göstermeye yetiyor.

1950 Seçimleri sanılanın aksine tarihimizin ilk çok partili sisteme geçiş denemesi değildir. Osmanlı'nın son dönemlerinde gerçekleşen iki-üç seçimin hem de oldukça şeffaf yöntemlerle yapılmış çok partili seçimler olduğunu biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı'nı yürüten İttihatçı kadrolar bile bazı kuşkular olmakla beraber geniş katılımlı bir seçim sonrasında iktidara gelmiş ve ülkeyi 1914-1918 yılları arasında mutlak güç olarak yönetmiştir. Şayet Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilen taraf olarak çıkmasaydı, muhtemelen Cumhuriyet'in kurucu kadrosu Talat Bey, Enver Paşa ve Cemal Paşa olacaktı. Cumhuriyet'in mi dedim? Evet Cumhuriyetin. Çünkü kim ne iddia ederse etsin, kaçınılmaz bir biçimde hem Osmanlı Hanedanı hem de kamuoyu zaten bir Cumhuriyet düzenine doğru evriliyordu ki Osmanlı'nın henüz var olduğu dönemlerde gerçekleşen son üç seçim de bunun göstergesiydi. Şayet Birinci Dünya Savaşı kazanılsaydı, muhtemelen Saltanat ve Hilafet Makamı yetkileri genişçe budanmış, ama sembolik değer ve manevi yaptırım gücü kendisine bırakılmış bir yapı olarak devam edecek ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün İngiltere, Hollanda gibi aslında Monarşi gibi göründüğü halde Demokratik bir Cumhuriyet olacaktı. Kaldı ki bu gerçeği, sürgüne gönderilen Osmanlı Ailesi de defalarca dile getirmiştir.

Son yüz yılda devrildikten ve sürgüne gönderildikten sonra gittikleri ülkelerde kendilerini devirenlere karşı hareket başlatmayan, örgütlenmeyen, dış devletlerin desteği ile yeniden ülkesine dönüp bir "Karşı Devrim" yapmak peşinde olmayan hemen hemen hiçbir hanedanlık ailesi yoktur. Osmanlı hanedanı bu açıdan bir istisnadır. Çünkü bu aile, sürgüne gönderildikten, hem de olabilecek en acı ve trajik şekiller ve yöntemlerle sürgüne gönderildikten sonra, tek bir kez olsun Yeni Cumhuriyet'e karşı herhangi bir hamle yapmamış, aksine durumu oldukça soğukkanlı bir biçimde kabul etmiştir. Hatta kimileri Osmanlı Hanedanı'nın varislerine, mesela Osman Ertuğrul Efendi bunlardan birisiydi, niçin Cumhuriyet'in kurucu kadrosuna karşı direnmediklerini sorduğunda, "Tarih Osmanlı'nın bir Cumhuriyet'e evrilmesini zorunlu kılıyordu, biz de bu gerçeğin farkında olduğumuz için durumu kabul etmeyi milletimiz için daha hayırlı gördük" şeklinde cevaplamışlardı. Öyleyse, Osmanlı bir Cumhuriyet'e evrilirken, Osmanlı Ailesi Sembolik Sultanlığını ve sadece manevi yaptırım gücü olan Hilafet Makamı'nı elinde bulundurarak yaşamaya devam etseydi ne olurdu? Kanımca, Türkiye Cumhuriyeti daha az travmatik kırılmalar yaşayacak ve devlet ile halkı arasında sayısız gerilim ve kapışmalar sonucunda oluşmuş olan bugünkü acı bellek belki de hiç olmayacaktı. Çünkü tarihte devrimler, büyük ve ani kırılmalar sonrasında kurulan devletler demokratikleşme konusunda oldukça başarısız olmuşlardır. İngiltere gibi demokrasinin devrimlerle değil, doğal gelişimi içinde yumuşak geçişlerle oturduğu ülkeler bugün demokratik standartlar açısından oldukça başarılıyken, Fransa gibi demokrasinin keskin devrimler ve ani kopuşlarla oturtulmaya çalışıldığı ülkelerde hâlâ ciddi gerilimler ve çekişmelerin yaşanmasının temel nedeni budur.

Cumhuriyet'in halkı okuyuş biçimi

Konumuza dönelim. 1950 Seçimleri'nin Cumhuriyet elitleri açısından en şaşırtıcı ve düş kırıklığıyla dolu olan sonucu aslında Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi değil, bu ülkede kendilerinden başka projeleri olan bir muhalefetin de iktidara gelebileceğinin anlaşılmasıydı. Bu seçimler, muhalefetin de iktidar olabileceğini göstermesi açısından Cumhuriyet Elitleri'nde kayda değer bir telaş yaratmış ve yeni iktidarın neredeyse ilk günlerinden itibaren iktidara karşı bazı güçler harekete geçirilmiştir. Sonrasında sayısız gerilimler yaşanmasına rağmen 1960'a kadar Demokrat Parti tek başına ülkeyi yönetmeyi başarmış ve Cumhuriyet Elitleri'nin meşru yollarla artık iktidara yeniden gelebilme umutları tükenmişti. Onlara göre, halk ne yaptığını bilmiyordu. Aslına hiç bir zaman bilmemişti ama İkinci Dünya Savaşı'nın sonuçları Çok partili sistemi kaçınılmaz kıldığı için onlar da bunu sineye çekmiş, istemeyerek de olsa kabul etmişlerdi. Ancak halkla olan bağları o kadar kopuktu ki her seçimde mutlak iktidar olacaklarını sanmışlardı. Talih onları acı bir biçimde yanılttı. Bu ülkede sanırım halkın nabzını tutmaktan en uzak olan kesim Kemalist-Ulusalcı yapılanmalardır.

Bugün koparılan iç savaş tamtamları ve söylemlerinden de bu kesimin halka hala ne kadar uzak olduğunu görebilirsiniz. Bu kadro, gerçekte var olan halkla kurdukları bağ oldukça kopuk olmasına karşın, halk adına konuştuklarını sanmaktan da asla geri durmadı ve durmayacaktır da. Cumhuriyetin resmi ideolojisinin en belirgin prototiplerinden biri olan Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, cumhuriyetin halkı okuyuş biçimini en konsantre şekliyle ortaya koymuştur. Meşhurdur, ülkede sağ ve sol ideolojiler kapışmaya başlayınca Nevzat Tandoğan, "Ulan öküz Anadolu, senin komünizmle, faşizmle ne işin olur? Komünizm gerekiyorsa onu biz getiririz, faşizm lazımsa onu da biz getiririz. Senin iki görevin var; çağrıldığında askere gelmek ve tarladan mahsulünü kaldırmak." Evet, Cumhuriyet İdeolojisi geçmişte de bugün de halkı böyle okumaktadır.

Cumhuriyet'in bekası ve Lozan

Bu okuyuş biçimidir ki 27 Mayıs Darbesi'ni hazırlamıştır. 27 Mayıs Darbesi,  Birinci Cumhuriyet'in fiilen sonu olmasının yanı sıra, muhalefetin bir daha iktidar olamaması için gerekli kurumsal düzenlemelerin ve yeni kurumların devreye sokulmasına dair köklü bir çalışmanın görünen yüzüdür. Darbeden hemen sonra 1961 Anayasası hazırlandı. Bu anayasanın dayandığı kurumsal çerçeve az önce dile getirdiğim iddiayı ispatlaması açısından oldukça açıktır. Bugün 1961 Anayasası olarak bildiğimiz ve bazılarınca, ilginç bir biçimde darbe karşıtı olduklarını iddia ettikleri halde, övülen bu anayasa, onu hazırlayanlarca aslında "İkinci Cumhuriyet Anayasası" olarak tanımlanmıştı. Hatta bu anayasayı hazırlayan kadro, resmi olarak da söz konusu metne "İkinci Cumhuriyet Anayasası" denmesini teklif etmişti. Bu kadronun iddiasına göre, Atatürk iyi işler yapmış, çok önemli gelişmelerin kat edilmesini sağlamıştı. Ancak Cumhuriyet, bekasına ilişkin kaygıları geride bıraktığından ona yeni bir yol ve rotanın çizilmesi vakti gelmiştir. Bu nedenle de hazırlanan yeni anayasa, dünyanın ve artık muhkemleşmişmiş cumhuriyetin de gereklilikleri göz önünde bulundurularak yeni bir evrilme ve değişimi kaçınılmaz kılmıştır.

Burada, bahsi geçen "Cumhuriyet'in bekasına ilişkin kaygıların geride kalmış olması" ibaresi düşündürücü ve anlamlıdır. Çünkü aslında cumhuriyet bir bakıma, Birinci Dünya Savaşı galiplerinden ödünç alınmıştı. Cumhuriyetin uluslararası meşruiyet metni  "Lozan Antlaşması"dır. Bilindiği üzere Lozan, aslında İtilaf Devletleri'nin Osmanlı'dan artakalan toprakları, yani Anadolu'yu, kendi aralarında paylaşmaktan vazgeçip yeni Türk Cumhuriyeti'ni kabul etmesiydi. Ancak, bu durum sanılanın aksine Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasından ziyade, İtilaf Devletleri'nin Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında kendi aralarında ciddi ve derin bir ihtilafa düşmelerinden kaynaklanır. İtilaf Devletleri'nin bu kapanmaz ihtilafları, paylaşım konusundaki stratejik hesaplarının ortak bir paydadan yoksun olması, söz konusu paylaşımın ileri bir tarihe ertelenmesini gerektirmişti.

Lozan Antlaşması bu açıdan aslında Anadolu'nun paylaştırılmasının tehir edilmesi, ileri bir tarihe ertelenmesi demekti. Kaldı ki, İsmet İnönü bu gerçeğin farkında olarak, Lozan'dan sonra Türkiye'ye döndüğünde "Biz Türkiye'ye bir yüz yıl daha kazandırdık" demişti. İnönü de, İtilaf Devletleri'nin kendi aralarındaki ihtilaflar nedeniyle Lozan'ı kabul ettiklerini ve bu antlaşmanın Türkiye ile yapılacak hesaplaşmanın ihtilafların çözülmesinden sonraki bir tarihe ertelenmesi anlamına geldiğinin farkındaydı. Ancak, söz konusu ihtilaflar çözüleceğine giderek daha da derinleşti. Kaldı ki mesela Lozan Antlaşması gereği, Boğazlar uluslararası bir denetim grubunca idare edilmesi öngörülürken, 1936 yılında yapılan Montrö Sözleşmesi ile Boğazların denetimi tamamen ve koşulsuz olarak Türkiye'ye devredilmiştir. Yine Hatay'ın Fransız egemenliğinden sonra Suriye'ye devredilmesi planlanırken beklenmedik bir şekilde Türkiye'ye bırakılmıştı. Bu her iki olay da aslında Birinci Dünya Savaşı'nın bakiyesi olan ihtilafların İkinci Dünya Savaşı'nı hazırlaması ve yaklaşan yeni dünya savaşı dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı galiplerinin Türkiye'yi dışarıda tutma kaygılarından kaynaklanan ödünlerdi.

Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in Türkiye'yi İkinci Dünya Savaşı'nda İngiltere'nin yanında savaşa sokma ısrarı ve Türkiye'nin bu savaşta tarafsız kalmasının aslında örtük bir Alman yanlılığı olarak Sovyetler tarafından okunmasına karşın yine İngiltere'nin Komünist Blok'la yaklaşan Soğuk Savaş dolaysıyla Türkiye'yi cezalandırmaktan vazgeçmesi gibi gelişmeler de söylediklerimizi haklı çıkarır. Öyle ki, büyük devletlerin kapışması Türkiye'nin paylaşılmasını her seferinde imkânsız kılmış ve Türkiye bu kapışmalardan karlı çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra savaşın galipleri İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyetler Birliği, kendi aralarında yaklaşık 50 yıl sürecek olan yeni bir kapışma dönemine girmişlerdi ve bu da Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılmış tüm antlaşmaları aslında "De-Facto" olarak hükümsüz bırakmıştır. Bu açıdan, Lozan da aslında artık hükmünü kaybetmiş, yani Cumhuriyet'in paylaştırılmasının ertelenmesi planı tamamen yürürlükten kaldırılmıştır. 1961 Anayasası'nı hazırlayan kadro, "Cumhuriyet'in bekasına ilişkin kaygıların geride kalmış olması" derken bu gelişmeleri göz önünde bulunduruyordu.

Yüksek yoğunluklu sembolik sivil siyaset

27 Mayıs Darbesi ile beraber Cumhuriyet için yeni bir ideoloji tesis edilmiştir. Bu öyle büyük bir kırılmadır ki sonrasında yapılan tüm darbeler bu anlayış ve yeni anayasadan neşet etmiştir. 1961 Anayasası'nın bir İkinci Cumhuriyet Anayasası olmadığını iddia edenlere şunu söylemek gerekir: Bu anayasada CHP'nin, doğrudan Atatürk'ün isteği ve ısrarlı talebi ile anayasaya girmiş olan "Altı Ok"u, 1961 Anayasası'nda Laiklik dışında tamamen anayasadan çıkarılmıştı ki Birinci Cumhuriyet bu "Altı Ok" üzerine inşa edilmişti. 61 Anayasası, Birinci Cumhuriyet'in düşünsel hafızasının altıda beşini yürürlükten kaldırmıştır ki bu da İkinci Cumhuriyet'in ilanından başka bir şey değildir. Bu anayasa ile beraber Laiklik de artık bir hukuki terim olmaktan çıkarılmış ve halk üzerinde büyük travmalar yaratacak bir şekilde, bir hayat felsefesi, bir yaşayış biçimi olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu aslında laikliğin de ruhuna aykırıydı. Laiklik bu açıdan 61 Anayasası'nın en belirgin karakteridir. Bu anayasa, bir yandan Birinci Cumhuriyet'in resmi ideolojisini değiştirmiş bir yandan da darbelere hem imkân hem de meşruiyet sağlama yolunu açmıştır. Anayasayı hazırlayan kadrolar, yapılan düzenlemelerle darbe yapanların işleteceği ve denetleyeceği yeni bir sistem inşa etmişlerdir. Bu anlamda, 1961'den bu yana yaşanan süreç, "düşük yoğunluklu sürekli darbe" sürecidir. Zaman zaman bu yoğunluk artmıştır ki bunlara da askeri darbeler diyoruz. Bu gerçek göz önünde bulundurulduğunda, aslında Türkiye'de ciddi birçok partili sistemden söz etmek oldukça zordur,  çünkü "düşük yoğunluklu darbe" hali, sivil siyaseti "yüksek yoğunluklu sembolik aktörler" hükmünde tutmuştur daima. 1961-66 yılları arası ise TSK içindeki farklı cuntacı grupların kendi iç çekişmeleri ile geçmiştir. Bu gruplar arasında başarılı olanlar, sonrasında gelecek darbeleri gerçekleştiren kadrolar olmuşlardır. 61 Anayasası'nın revize edilmesi için yapılan 1980 Darbesi'nden sonra Kenan Evren, "Öyle bir anayasa yapacağız ki artık darbelere gerek kalmayacak" demişti. Bundan kasıt, yapacağımız anayasa öylesine demokratik olacak ve öylesine istikrarlı işleyecek ki darbelere gerek kalmayacak şeklinde değil, aksine, yapacağımız anayasa ile "askeri vesayet" öylesine kurumsallaşacak ve sivil siyaset öylesine sembolikleşecek ki askerin darbe yapması için hiçbir neden kalmayacak diye okunmalıdır.

1961 Anayasası,  iktidar olabilecek partilerin, özellikle de iktidara gelmesi muhtemel muhaliflerin kontrol altında tutulması için gerekli bütün kurumların tesis edilmesi ve bu kapsamda denetleyici kadroların yetiştirilmesi için hazırlanmıştır. Bu anayasa'nın Türk Hukuk Sistemi'ne eklediği en büyük kurum "Anayasa Mahkemesi"dir.  Anayasa Mahkemesi'nin 61'deki kuruluşundan bu yana sergilediği tutum ve parti kapatmalardaki eşsiz hız ve başarısı ne demek istediğimi sanırım daha anlaşılabilir kılıyor. Anayasa Mahkemesi, muhalif herhangi bir parti tüm propagandalara rağmen dizginlenemeyip iktidar olursa, hukuki yollardan sivil siyaset üzerinde denetimin sağlanabilmesi için kurulmuştur ve 61 Anayasası'nın Türkiye'ye bir armağanıdır. Daha ilginç ve can yakıcı nokta ise şudur: Anayasa Mahkemesi aslında İkinci Dünya Savaşı galiplerinin bu savaşın mağluplarına dayattığı kurumsal bir yapıdır ve millet iradesini denetlemeye yöneliktir. Anayasa Mahkemesi önce Avusturya, sonra İtalya, sonra Almanya ve en son olarak da Türkiye'de kurulmuştur ki bu ülkelerin istisnasız hepsi de İkinci Dünya Savaşı'nın mağluplarıdır. Burada, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı'nın mağlubu olmadığı iddia edilecektir. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı'nda tarafsız kalması en çok Almanların işine gelmiş, İngiltere ve Sovyetleri ise ciddi anlamda zor durumda bırakmış, bu nedenle de Türkiye üzerinden cephe açamadıklarından dolayı on binlerce asker kaybetmişlerdir. Bundan dolayı, savaşın galipleri Türkiye'yi "De-Facto" olarak Almanya'nın yanında savaşa girmiş kabul ediyorlardı.

Her ne kadar Türkiye savaşın sonlarına doğru Almanya'nın yenileceği artık kaçınılmaz olduğunda Almanya'ya savaş ilan etmişse de bu sembolik savaş ilanı, savaşın galiplerinin öfkesini dindirmeye yetmemiştir. Hatta Sovyetler, savaşın bitiminden hemen sonra Türkiye'den intikam almak için düzinelerce işgal planı hazırlamış, bu işgal planları ABD ve İngiltere'nin Sovyetlerin daha da güçlenmesinden kaygılanmaları ve başlayan Soğuk Savaş sürecinde Türkiye gibi bir cephenin kaybedilmemesi gerektiği düşüncesi ile önlenmiştir. Ancak savaşın galipleri her ne kadar Türkiye'yi işgal etmemişlerse de 61 Anayasası ile Türkiye'de millet iradesinin denetlenmesini kurdukları yeni kurumlarla güvence altına almışlardır.

Bir sonraki yazımızda, bu tarihsel arka plan ışığında, Açılım tartışmalarına ilişkin son değerlendirmeleri yapacak, halihazırdaki kavganın asıl nedeni olan üçüncü cumhuriyete geçiş sürecinin dinamikleri ve bu cumhuriyetin olası karakteristiği üzerinde durmaya çalışacağız.

Geri izlemetrackback
  • staticsBu yazı Gündem bölümü’nde 17.03.2010 tarihinde yayınlandı
  • feedBu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için tıklayınız
  • tags Etiketler: kürt, içişleri bakanı, demokrasi, saadet partisi, polis, deniz ülke arıboğan, toprak, erdoğan, ahmet türk, chp, müslüman, tobb, barolar birliği, tüsiad, eğitim, üniversite, hüsamettin cindoruk, zafer üskül, tiyatro, obama, pkk, şehit, tbmm, pankart, alevi, mit, kelepçe,
Merhaba, yorum yazmak için oturum açınız

yorum yaz

Yorum yazmak için oturum açmanız gerekiyor.
Üye değilseniz, sadece bir dakikanızı ayırarak hemen üye olabilirsiniz.

Oturum açtıktan sonra bu sayfaya otomatik olarak yönlendirileceksiniz.

Yazar

Resul Serdar

araştırmacı yazar

  • Özgeçmişyazarı tanımak ister misiniz?
  • Arşivyazarın diğer tüm makaleleri
  • Mesajyazarla iletişim kurmak için
  1. Bu yazarı benim yazarlarıma ekle
  2. Tüm yazarlar
  • Yazarın

    diğer yazı dizileri en çok yorumlananlar en çok tıklananlar en çok tavsiye edilenler
    1. Terörün küreselleşmesi ya da bir tetikleyici olarak küreselleşme
    2. İnsanlar ve Yerlilere dair...
    3. Popüler kültür ve hafıza
    4. Üçüncü cumhuriyet’in eşiğinde
    5. Üçüncü Cumhuriyet’e merhaba: Açılım...
    6. Açılım ve Üçüncü Cumhuriyet
    7. Bir “Üçüncü Cumhuriyet” tartışması olarak “Açılım”
    8. Bir komisyonun portresi
    9. Dünya iyi niyet kurbanı mıdır?
    10. Batı idealinin yenilgisi
    1. Terörün küreselleşmesi ya da bir tetikleyici olarak küreselleşme
    2. Popüler kültür ve hafıza
    3. Üçüncü Cumhuriyet’e merhaba: Açılım...
    4. Açılım ve Üçüncü Cumhuriyet
    5. İnsanlar ve Yerlilere dair...
    6. Dünya iyi niyet kurbanı mıdır?
    7. Bir “Üçüncü Cumhuriyet” tartışması olarak “Açılım”
    8. Üçüncü cumhuriyet’in eşiğinde
    9. Bir komisyonun portresi
    10. Batı idealinin yenilgisi
    1. Batı idealinin yenilgisi
    2. Dünya iyi niyet kurbanı mıdır?
    3. Bir komisyonun portresi
    4. Bir “Üçüncü Cumhuriyet” tartışması olarak “Açılım”
    5. Açılım ve Üçüncü Cumhuriyet
    6. Üçüncü Cumhuriyet’e merhaba: Açılım...
    7. Üçüncü cumhuriyet’in eşiğinde
    8. Popüler kültür ve hafıza
    9. İnsanlar ve Yerlilere dair...
    10. Terörün küreselleşmesi ya da bir tetikleyici olarak küreselleşme
    1. İstenen kriterde içerik bulunamadı !
  • Gündem

    1. '1961, 1982 değil 2023 anayasasını yapmak istiyoruz'
    2. 'El bombası attılar'
    3. 'Kürtaj yasaklanmalı'
    4. Yazıcıoğlu soruşturmasında 3 tahliye
    5. "Öğretmenine sahip çık"
    6. Dalga askeri aşamadı
    7. Siyonist katiller tutuklanabilir
    8. Ümmet, İslam Birliği'ni bekliyor
    9. Kadın garson zorunluluğu
    10. Devlet de Özal'ın ölümünü şüpheli buldu
  • Diğer

    1. Hatib: "İsrail sahte mezarlar aracılığıyla tarihi çarpıtıyor"
    2. Pakistan'dan füze denemesi
    3. Filistin'de milli mutabakat hükümeti görüşmeleri Kahire'de başladı
    4. Fatih Sultan Mehmet'in türbesini ziyaretle başladı
    5. PKK Iğdır'da 10 kişiyi kaçırdı
    6. Pakistan'da enerji krizi elektrik açığı 7200 megavata çıktı
    7. Amasya'da otomobil kamyona çarptı: 4 ölü, 1 yaralı
    8. Ayasofya önünde namazlı eylem
    9. Semih El Hamavi: "Annan Planı muhaliflere ölüm getiriyor"
    10. Gül: İstanbul, insanlığın ortak hafızasını taşıyan eşsiz bir şehir
  • Çok Okunanlar

    1. Fetih namazı
    2. Bu olacak Ayasofya!
    3. Ya Allah!
    4. Fethimiz mübarek olsun!
    5. Şok Detay
    6. Yeni bir düzen kurmanın vakti geldi
    7. Fethin erleri hocasıyla buluştu
    8. Kadın garson zorunluluğu
    9. Dalga askeri aşamadı
    10. Memura maaş farkı ve gecikme zammı
  • Çok Yorumlanan

    1. Yeterlilik derecesi en yüksek ürün kayısı
    2. Zile Kalesi restore ediliyor
    3. Hollande Afganistan'da 'farklı' şekilde kalacak!
    4. Savaşın acı dolu izleri bu müzede
    5. Tekkeler niye kapatıldı?
    6. Küresel ekonomide "Yunan" korkusu
    7. Fransa'yı topa tuttu
    8. Katılım Bankaları yüzde 20'yi hedefliyor
    9. Bol keseden laf var
    10. Avrupa'da resesyon Rusya'da siyasi krize dönüşür
Günün Haber İndeksi
Arşiv & Arama
shape
Gazete Aboneliği | Gündem | Ekonomi | Dünya | Haber | Kültür Sanat | Spor | Medya | Sayfa Başı
Kullanım Şartları | Seri İlan Kullanım Şartları | Seri İlan Hizmetin İade Şartları | Gizlilik İlkeleri | Kurumsal |Yazarlar | Multimedya | Arşiv | Reklam |Irtibat
Sponsor Bağlantılar : Kombi | Özgür Kocaeli Gazetesi

Firma Kayıt rss

Yardım ve Sık Sorulanlar FAQ

Copyright 2005 - 2008 Milli Gazete Basın Yayın A.Ş

prodestek