Bir etnik kökenden çok daha fazlasını ifade eden Türk kelimesi, Türkiye'nin turnusol kâğıdıdır. Türklerin Müslüman olmasından sonra etnik çağrışımını kaybeden ancak sınırları daralan bir coğrafyada yeniden dar kapsamda ele alınmaya başlanan bu kelime, gerçek açılımını Türkiyelilik ile bulmuştur. Genelkurmay başkanının harp akademileri konuşmasında yer verdiği "Türkiyelilik" açılımı, bence yüzyılın dönüşümüdür.
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" tanımı, etnik ve dini temellere dayanmadığının açıkça ifade edilmesinde yeterli görülse de beklenilen anlamını bulmada yeterli olmamaktadır. Çünkü bu söz, söylendiği yüzyıl ve coğrafyada Osmanlı ruhuyla algılanabilirken günümüzde ulus-devlet yapısı içinde yeterli algılamayı sağlayamamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuran Türkiye halkı, bunu kurarken tekrar Osmanlı'nın devam edeceğini düşünmüş, bu düşünceye sahip olduğundan daha sonra Hatay'ı anavatana katmış, Balkan ve Sadabad Paktlarını imzalamıştır. Bu bakış açısı, 1. Dünya Savaşı sonunda hiçbir cephede kaybetmeyen Osmanlı'nın asgari o günkü sınırlarını korumayı hedeflemiştir.
Bu düşünceyi açıklayan en önemli tarihi vesika, 23 Nisan 1920'de meclisin kurularak Misak-ı Milli'nin kabulü sonrasında Mustafa Kemal'in gözyaşı dökmesi hadisesidir. Neden gözyaşı dökmüştür? Çünkü doğup büyüdüğü Selanik, Misak-ı Milli sınırları içinde değildir. Buradan yola çıkarak Selanik'in bile hedeflendiği bir coğrafyada bu cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti dendiği tekrar bilinmelidir.
Mesele, bir kelimenin tarifi ya da kavramsal bir tartışma değil, yol ayrımındaki Türkiye'nin nasıl bir statüye sahip olacağıdır. Oynayacağı rol, bu statü gereği olacağından en önemli konu bunun belirlenmesidir. Adriyatik'ten Çin Seddi'ne yaklaşımı gibi tarihsel, D-8 gibi evrensel bir bakış açısına sahip olan ve dünyaya yön verme noktasında ABD başkanının bile ilk ziyaret merkezi olan Türkiye, 2000 yıllık bir ordunun komutanı tarafından dile getirilen "Türkiyelilik" açılımıyla yüzyılın dönüşümünü tescillemiştir.
Böylece, 31 Mart vakası ile kesintiye uğrayan anlayış, tam yüzyıl sonra yeniden belirgin bir hal almaya başlamıştır. Yaklaşık 40 yıldır, ümmet çizgisinde olma noktasında gerçekleştirilen ve ödenen bedeller neticesinde bugün gelinen bu noktada sınırların değil, inancın önemi yeniden ön plana çıkmış, makas değiştiren trenin, yeni bir makas değişikliği ile istikameti düzeltilmiştir.
Bu dönüşüm, öncelikle siyaset ve iktidar algılamalarını değiştirecektir. Sadece iktidarı hedefleyen bir siyasi anlayışın dar bir düşünce kalıbının ürünü olduğu açıktır. Böyle düşünüldüğü müddetçe, operasyonlarla ortaya çıkarılmak istenen ve deşifre edilmek istenenlerin de bu dar kalıplar neticesinde sonuç vereceği bilinmelidir.
Gerçek sonuç içeren siyaset anlayışının tercih edilmesiyle, sinekleri öldürmek yerine bataklığı kurutmak mümkün olabilecektir. Bu siyasi açılımın geliştirilmesinde Türkiyelilik atılımı çok büyük bir adımdır. Bu adımların devamının gelmesi için, reel-politik olan tüm yaklaşımlar yerini sosyo-politik anlayışlara bırakmalıdır. İktidarı değil, adaleti ve faydayı önceleyen siyaset neticesinde ancak ilk meclisin ruhunu anlayabiliriz. Çünkü hattı müdafaa bitmiş, sathı müdafaa başlamıştır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



