Her meslekten ve meşrepten insanın bazı birlikler oluşturmaları, özellikle usta-çırak ilişkilerini bu yolla sürdürmeleri, böylece sivil toplum örgütleri oluşturmaları faydalıdır. Biz de bu ülkenin bazı değer yargılarını paylaşan aydınları olarak, Ankara'da 33 yıl önce kurulan Yazarlar Birliği'ni benimsedik ve üye olarak İstanbul Şubesi'nin açılmasını istedik. Bakanlar Kurulu kararıyla kamuya yararlı kuruluşlara verilen "Türkiye" adı da eklenerek, 1991 yılında İstanbul Şubesi kuruldu ve buna paralel olarak bir düzine de Anadolu şubesi açıldı.
Bu şube uzunca bir zaman güzel faaliyetler yaptı, adımıza güzel işler yaptı ve her güzel şeyin sıkıntıları olduğu gibi, 20 yıldan sonra gerçekten bazı rahatsızlıklar ortaya çıktı. Bunu ilk kez iki yıl önce dışa vurmuş bir rahatsızlık olarak gördük, ikiye bölünen ve iki ayrı liste çıkaran İstanbul Şubesi'nin yeniden birlik olması için birleştirici konuşmalar yaptığımız gibi, birbirinin devamı olan 20 yıllık kadroya da artık çekilin dedik, ama dinlemediler.
Birlikte çalıştıkları arkadaşları karalamak gibi çok tatsız işlere imza atan eski yönetimin biz İstanbullu yazarları rahatsız eden en önemli tavırları, kimseye bir şey sormadan ve ilgililere de duyurmadan kararlar alıp uygulamaları ve sonra da bizi destekleyin gibi emr-i vâki yapmalarıdır. Bunu meslek ahlakına ve nezakete aykırı bulmamaları bizi rahatsız etti.
"EDİB OLUR KİŞİ SERMAYE-İ EDEBİ KADAR"
Giderek büyük-küçük ilişkilerini keyfi bir sanatçı-şair-bohem havasında sürdüren bu mevcut topluluğun iflah etmez züppeliklere yol açmaları veya görmezden gelmeleri birçok yazarı kızdırdı. Kızlarağası Medresesi gibi ecdat yadigârı bina tuhaf bir boşluk ve sahipsizlik içine düşürüldü. Bu binadaki toplantıların bazılarını önemsiz ve gereksiz gören, hasta ve alakaya muhtaç üyelerini bile aramayan, "iltifat ağyâredir" fetvasınca, hep bu birliğin ruhuna aykırı ve uzak insanlara gereğinden fazla ilgi gösteren tutum herkesi rahatsız etti.
D. Mehmet Doğan ve arkadaşları elbette Ankara'da kendilerine göre faaliyet yapıyor ve ciddi bir hizmeti gerçekleştiriyorlar. Her şube kendilerinden sorumlu olduğu kadar, genel merkez tarafından da denetlenip ikaz edilmeli; en azından temel espri korunmaya çalışılmalı. 31 yıldır yılın yazarlarıyla önemli medya mensuplarını değerlendiren Merkez, üç yıl önce İstanbul'da başlayan Edebiyat Mevsimi toplantılarının ilkinde, ayrı bir yılın yazarları listesiyle Rasim Özdenören'in söz hakkını Faulkner'a veren konuşmasına tepki göstermedi.
Bunun görmezlikten gelinmesi iki sonuç doğurdu: Birincisi, Ankara ile İstanbul değerlendirme konusunda anlaşmazlık içinde gibi bir kanaat yayıldı ve öteki şubelerle birlikte değerlendirme enflasyonuna yol açılmış oldu. İkincisi de hiçbir yazarın yazarlıkta başarılı olmak için dernek ve birlik gibi kuruluşlarına ihtiyacı olmadığını söyleyen Faulkner haklı ve toplanan yazarlara bu söylenecekse, neden bir araya geliniyor ve toplantılar yapılıyordu ki!?..
Ben bunları ifade eden bir konuşma yaptığım için, buraya gelip gidişimden rahatsız olanlar çoğaldı ve benim gibi düşünenlerin binaya uğramaması için ellerinden geleni yaptılar. Tabii yalnız ben değil, pek çok yazar TYB İstanbul Şubesi'ne gelince muhatap bulamadı. Bunun sonucu olarak, yönetimin değiştirilmesi elzem hale geldi, ama 20 yıldan beri burada ahbap-çavuş ilişkisi yürüten eski yöneticiler bundan rahatsız oldular; durumdan rahatsız olanları listelerine almamaya özen gösterdiler. İki yıl önceki seçimi de -açıkça- uzatmaları oynayarak ve bir kısım rezillikleri saklayarak, yapamayacakları sözler vererek aldılar. Bir dizi usulsüzlükler de -haksızlığa râzı olamayanlar tarafından- mahkemeye taşındı. Aldırmadılar!
Bugün durum hayli değişti; TYB İstanbul Şubesi seçimi normal sürenin bir ay öncesinde yapma hazırlığına girdi. Bir hafta önceki nisap gerektiren seçimi tamamlayamayan İstanbul Şubesi, şimdi seçime katılanların çoğunluğuna göre karar verdi ve yeni yönetimi belirledi. Seçimi Muzaffer Doğan ve arkadaşlarının kazanması inşallah hayırlara vesile olur.
Evet, beni tanıyanların böyle dernek-tüzel kişilik ve resmî işlerle ilgilimin olmadığını iyi bilir. Benim derdim, bu ülkenin kültürel ve edebi bakımdan gelişmesi, kendi klasiklerimizi okuyarak yetişen aydınların iş başına gelmesi ve yeni nesillerin her alanda dinî ve milli kimliğimizi benimseyerek haysiyetli işler yapması ve bizi iyi yansıtan eserler vermesi...
İSTANBUL ŞUBESİ MENSUPLARINA SESLENİŞ
Seçimde kullanılan reylerin sayımı yapılırken, bazı arkadaşlarla birlikte ben de konuştum ve seçilenlerin bundan sonra işlerinin zor olduğunu söyleyerek şunları ifade ettim:
Aziz Dostlar, bu birliğin kuruluşundan bu yana 33 yıl geçmiş; çeşitli dönemler yaşanmış, darbeler atlatılmış ve dinî-milli değerlere bağlı bir zihniyetin mensubu olan sanatçı, akademisyen ve iletişimci insanlar bu birlik çatısı altında toplanarak güç birliği yapmıştır.
Böyle bir birliğin öncelikle Ankara'da oluşması için işbirliği yapan bütün kurucu dost ve arkadaşlara teşekkür ediyor, ölenlerimize rahmet, kalanlara da sıhhat diliyorum.
TYB İstanbul Şubesi, İstanbul'da 1991'den bu yana bu binada hizmet veriyor ve en azından bizim gibi düşünen ve eser veren insanların bir araya gelmesine yardımcı oluyor. Türkiye'nin çeşitli illerinde şubeler açan T. Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi de kurulduktan sonra bine yaklaşan üyeleriyle bütüncül bir tavır kazanmış ve sesini daha geniş kitlelere ulaştırma imkânı elde etmiştir. Çünkü İstanbul sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da kültür şehri!
Bu imkânı heba edilmesi konusunda herkesin hatalarını değerlendirmesini tavsiye ederken, bir hususa dikkati çekmek istiyorum: Arkadaşlarımızın şahit olduğu veya içinde bulunduğu, yol açtığı yanlışlara karşı yeterince doğru ve sağlam bir duruş sergilenememiştir.
İstanbul Şubesi yönetiminde bulunan arkadaşların 20 yıl boyunca daha çok belirli kişilerden oluşan bir kulüp gibi hareket etmeleri, yaptıkları değerlendirmelerle kararlarını üyelerin çoğuna sormadan ve haber de vermeden yürütmeleri belirli bir rahatsızlık oluşturdu.
Baştan beri T. Yazarlar Birliği kurucu kadro ve bütün şubelere üye olarak tanınan mensupları, genellikle dinî ve millî kimliğe sahip çıkan arkadaşlardan oluşmasına rağmen, son yıllarda özellikle İstanbul şubesine mensup arkadaşlardan bir kısmı herkesi şaşırttı. O yüzden de 20 yıl boyunca süren yönetim anlayışı ciddi bir kırılma yaşamaya başladı. Yönetim değişikliklerindeki al-gülüm ver-gülüm tavrından rahatsız olunması sebepsiz değil: Çünkü bu kuruluşta o dönemde yöneticilik yapanlardan bir kısmı kendileriyle birlikte herkesi bağlayacak onursuzluklara da rahatça imza atmaya kalkıştılar. Bunlar kabul edilemez şeyler!
Bunlara en çarpıcı örnek, İslam düşmanlığı kokan açıklamalarıyla Nobel Ödülü kazanan Naipaul'un Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun sözcüsü olarak onur konuğu sıfatıyla İstanbul'a davet edilmesidir. Bunu hâlâ savunan eski arkadaşımızdı, hepimiz utanmalıydık...
Tuhaflığa en sert eleştiri Hilmi Yavuz'dan geldi ve haklı olarak şunları yazdı:
"Bu oturumda konuşmayı kabul eden yazar dostlarımız, Müslümanları, bunca hakareti reva görerek aşağılayan bu adamla yan yana oturmayı nasıl içlerine sindirecekler?"
Böyle bir hakareti içine sindiremeyen yazar dostlarımız onun gelişini protesto ettiği ve Türk hükümeti de bunlardan rahatsızlık duyduğu için Naipaul gelemedi. İyi de oldu.
Bu türden bir rezâlet ne TYB İstanbul Şubesi'nde ve ne de Merkez ile öteki şubelerde ciddi bir tepkiye yol açmadı. Halbuki birliğimizin eski ve belki de o günlerdeki yöneticileriyle ilişkisi olan arkadaşlarımız, Naipaul'un karısının beş vakit namaz kılmasını kocasınınkiyle benzeri haysiyetsizlikleri temize çıkaracak bir delil olarak görenlere katılmıyorlardı.
Evet arkadaşlar! Böyle bir rezâlet bu çatı altında bulunan arkadaşlar arasında hep konuşuldu, tartışıldı ve fakat kamuoyuna yansıyan hiçbir tepkiye yol açmadı. Soruyorum, bu çatı altında toplanan arkadaşlarımız, Hilmi Yavuz'un haysiyetine dokunan bir rezâletten hiç rahatsız olmadı mı? Neden bir araya gelip de ulusalararası bir rezâlete dönüşen bu duruma yeterli tepkiyi koyamadık ve yanlış yapan arkadaşlarımızı sözümüzle düzeltme çabasına bile girişmedik? Bu kadar mı birbirimizin günahına ortak olduk? Nerede meslek ahlâkımız!..
Edebiyat Mevsimi'nin ilkinde sağlıklı düşünemeyen bir yazarın Faulkner'dan ilham alarak söylediği, "Yazarların bir birliğe ihtiyacı yok!" sözü de hâlâ karşılık bulamadı...
TYB İstanbul Şubesi mensuplarının yer aldığı komisyonlardaki değerlendirmelerin pek çoğu büsbütün başka görüşteki isimlerle eserleri onurlandırma şekline dönüştü. İstanbul'un 100 Yüzü projesinde de bu türden "iltifat ağyâre" tavrı sergilenmesi çok tuhaftır!
Kimse kimseyi tanımıyor, hukukuna riayet etmiyor. Bütün bunlara son vermeli!
Evet, bir seçim gününde söylediğim bu sözler maalesef yürek burkuyor! Öyleyse bu birliğe İstanbul'da yaşayan yazarlar olarak daha çok sahip çıkmalıyız. Hacı Bektaş Veli'nin söylediği gibi, bir olalım, iri olalım ve diri olalım! Ölü birlikten kurtulalım vesselam!..


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



