TÜRKİYE konusunda Avrupa'nın önünde iki şık var: Birliğe almak veya almamak. Bir üçüncü şık yok... Onlar açısından, almak da şerdir, almamak da... Böyle bir durumda evrensel bilgelik ne diyor? "Ehven-i şerreyn tercih olunur..." yâni önünüzde iki kötü şık var, üçüncü bir şık yok, işte böyle bir durumda daha hafif olan kötülüğü tercih etmelisiniz...
Eskiden maslahat ve mefsedet derlerdi yâni iyi tarafları, kötü tarafları. Avrupalılar, Türkiye'nin adaylığı konusunda maslahat ve mefsedet hesaplarını çok iyi yapmak durumundadır.
Türkiye üye olursa ve serbest dolaşım hakkını elde ederse, milyonlarca Türkiyeli Avrupa'ya akın edecektir.
Türkiye'yi Birliğe almazlarsa, 70 milyonluk bir dinamik ülke İslâm dünyasına, Doğu'ya, Rusya'ya, Çin'e yönelecektir.
Türkiye'de çoğunluğu teşkil eden ve ideolojik-dogmatik baskılar altında ezilen, horlanan, evrensel hakları ihlâl edilen, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Müslümanlar AB konusunda nasıl düşünmeli?
Ülkemiz AB üyesi olursa:
1. Başörtüsü yüzde 90 serbest olacak.
2. Dinî dernek kurulabilecek, tarikatlar açılacak.
3. Osmanlıca basın yayınla ilgili yasaklar kalkacak.
4. Dinî hizmet ve faaliyetler lâik rejimin baskısından kurtarılacak.
Buna mukabil bir yığın olumsuz gelişme de olacak.
Gerçekten, Türkiye'nin AB üyesi olması konusunda hem Avrupalıların, hem de Türkiye Müslümanlarının kafası karışık. Bakalım doğru tercihlerini yapabilecekler mi? İleride tarih yazacak bunu.
(İkinci yazı)
ONBEŞ YAŞINDAKİ KIZ
KIRIKKALE'DE onbeş yaşındaki liseli kız, 17 yaşındaki pazarcı ile birlikte olmuş (kaç defa?..), hamile kalmış, karnı şişince hastahaneye gitmiş, gebelik teşhisi konulmuş, hastahane tuvaletinde doğurmuş, bebeği oraya atmış, kendisi kaçmış...Bebek bulunmuş, zavallıcık hemen kuvöze konulmuş ama yaşamamış ölmüş.
Pazarcı yakalanmış. Yaşı küçük olduğu için ucuz kurtulur.
Millî eğitim sistemi, karma/muhtelit eğitim, yani kız oğlan birlikte okumak, öğretmenler!..
Teokratik sistem kadınları, kızları kapatır... Karma eğitime, açık saçıklığa izin vermez.
Türkiye'de nikahsız yaşamak serbest artık. Bir erkek ile bir kadın nikahsız olarak birlikte yaşıyorlar, bir çocukları oluyor, gidip nüfusa kaydettiriyorlar. Kimsenin bir şey dediği yok.
Dindar bir erkek ile dindar bir kadın lâik nikahtan önce dinî/şer'î nikah yaptırsalar ağır cezası var.
Bir jinekoloğu (kadın hastalıkları ve doğum uzmanı) dinledim, çok vahim şeyler söyledi. İsim veremem, hastalarımın sırlarını açıklayamam dedi.
Türkiye kısa zamanda çağ atladı.
Onbeş yaşındaki kız evlendirilirse kızılca kıyamet kopartıyorlar ama aynı kız gebe kalınca sesleri çıkmıyor.
Büyük ilerleme oldu, yeni Ceza Kanunu'nda zina suç sayılmıyor.
(Üçüncü yazı)
SINIFTA CİNAYET
1928'de İstanbul Erkek Lisesi'nde, gazete okuyan bütün Türkiyelilerin ilgi, merak ve dikkat ile takip ettiği bir hadise olmuştu. Arapça öğretmeninin sandalyasına bir raptiye konmuş, adamcağız oturunca batmış, idare hemen harekete geçmiş, sınıfın bütün öğrencileri sorgulanmış, suçluyu söylemedikleri için hepsi birden okuldan kovulmuştu.
1940 ile 1952 yılları arasında tam on iki sene, aynı okulun ilk, orta, lise bölümlerinde yatılı okudum. O zamanlar disiplin vardı, ahlâk vardı.
Yıl 2009, bir lise öğrencisi delikanlı, kendisini terk edip başka bir erkekle gezen kız arkadaşını sınıfta bıçak darbeleriyle feci şekilde öldürüyor...Okullardaki bu kaçıncı cinayet.
Okullarımızdaki uyuşturucu kullanma yaşı 10'a düşmüş.
Eğitim sadece öğretmekle, bilgi vermekle bitmez. Bilginin yanında ahlâk ve karakter terbiyesi aşılanmalıdır.
Liselerimizde küçük beyefendiler, küçük hanımefendiler yetiştirilmelidir.
İsveç'te kız ve erkek öğrenciler birlikte okuyormuş... İsveç için normal ve tabiî olan bir sistem bizde zararlı olabilir. Nitekim de olmuştur, olmaktadır, olacaktır.
Çocuklarımızı, gençlerimizi iyi yetiştirebiliyor muyuz? Bu sorunun cevabını arayıp bulmalıyız.
Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda liseli gençlerimiz küçük beyefendiler, küçük hanımefendiler olarak dolaşmalıdır. Kılık kıyafetleri ciddî, konuşmaları ciddî, yürüyüşleri ciddî...
Okullarımız bütün dünyaya örnek olmalıdır. Çeşitli ülkelerden heyetler gelip eğitim sistemimizin mükemmeliyeti konusunda araştırmalar yapmalı, raporlar hazırlamalıdır.
Yazılı ve edebî Türkçede, tarihte, felsefede, sanat tarihi ve kültüründe; ahlâk, fazilet ve karakterde, olgunlukta, efendilikte, centilmenlikte (fütüvvet ahlâkı), doğruluk ve dürüstlükte, vatanseverlikte gençlerimiz şahikalara, zirvelere çıkmalıdır. Bütün dünya gençlerimize hayranlık duymalı, gıbta etmelidir.
Bizim böyle bir gündem maddemiz var mı? Böyle niyetlerimiz var mı? Bu yolda çalışıyor muyuz?
(Dördüncü yazı)
"DİNİ VE NAMUSU OLANLAR KAZANAMAZ!"
YER Ankara, tarih 10 Temmuz 1923...Tren istasyonundaki özel kalem binasında, Cumhuriyet Halk Fırkası (o tarihte partiye fırka deniliyordu) nizamnamesi (tüzüğü) hazırlanıyor. Ülkenin iki meşhur ve büyük Paşası konuşuyor. Bunlardan biri Şark Fatihi Kâzım Karabekir'dir.
Konu bir ara ülkenin kalkınmasına geliyor. Ünlü ve büyük Paşalardan biri Kazım Paşa'ya şu sözleri söylüyor: "Din ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."
Tarihçi İsmet Bozdağ "PAŞALARKAVGASI" isimli eserinde bu konuşmayı nakl ediyor.
PKK terörünün gölgesinde yapılan uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı ile mücadele etmeye hazırlanırken feci şekilde öldürülen Uğur Mumcu da KazımKarabekir ile ilgili kitabında bu konudan bahsediyor.
Karabekir Paşa hatıralarında bu konuyu ele almıştır...
1923'ten bu yana kaç yıl geçti? Seksen altı yıl. Paşa'nın söyledikleri hayata uygulandı mı?Uygulandı.
11.11.2009


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



