Cumhuriyet tarihi boyunca ne zaman millî bir proje için harekete geçilse hep arızaya uğratıldı.
1936'da Nuri Demirağ tarafından "ND-36" isimli ilk yerli uçağımız üretildi; mahkeme kapılarında çürütüldü!..
1961'de ilk yerli otomobilimiz "Devrim" yürütüldü; "Garp kafasıyla otomobil ürettik, şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk" nüktesine kurban edildi!..
1988'de Dr. Ziya Özel zakkum ekstresiyle "kanserli hastalara çare" bulduğunu müjdeledi; "deli gömleği"yle ödüllendirildi!..
Millî kimliğimize ve yerli sanayimize ivme kazandıracak bu örnek çalışmalar "karanlık eller" tarafından bertaraf edildi. Zihniyet devrimine yeltenenlerin önüne daima aşılması zor setler çekildi; iflas ettirildi, dalga geçildi, deli gömleği giydirildi. Millî ideolojiler her dönemde iğdiş edildi.
Ağzı olan ağababaları yıllarca konuştu, fakat boş konuştu... "Eğitim şart" sloganı gişe rekoru kırdı, fakat "popülizm"den öteye gitmedi...
Türkiye her geçen gün hem politik, hem de tüketim olarak dışa bağımlı hale geldi.
Bindiğimiz aracın logosu yerli değilse...
Hastalandığımızda içtiğimiz ilâcın patenti yerli değilse...
Alış-veriş yaptığımız marketin tabelası yerli değilse...
Yediğimiz ürünlerin markası yerli değilse...
Boğazladığımız hayvanın eti yerli değilse...
Giydiğimiz takım elbise bile yerli değilse...
Bunun adı nedir?
Global ekonomi mi? Lâf-ı güzaf...
Türkiye, kana boğulan İslâm coğrafyasına "rol model" olacakmış!.. Demokrasi ihraç edecekmiş!.. Ham hayal!..
Dünya, İslâm coğrafyasında meydana gelen olayların "devrim" kurgusundan "vahşi kapitalizm" kurgusuna nasıl dönüştürüldüğünü Libya'da seyrediyor.
Trablus, Bağdat gibi yanıyor!..
"Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım" diyen Ömer Muhtar'ın torunlarının başına Haçlı bombaları yağıyor!...
Yeni model silahlar "Bingazi Showroom"unda alıcılarına beğendiriliyor...
Leş kargaları açık açık "enerji sömürme savaşı" veriyor...
Petrol kuyularının başında çakallar dolaşıyor...
Mayası kan olan yeni bir düzen kuruluyor...
Bütün bunlar oluyorken, Türkiye hâlâ başka bir âlemde yaşıyor!..
Japonya'daki 9 şiddetindeki deprem ve tsunami felaketinin ardından hasar gören Fukuşima Nükleer Santrali'nin korku senaryosu sıfırdan yazılıyor. "Nükleer"in "n"sinden anlamayan bir takım aydınlar, her şeye "no" çeken çevreciler Mersin ve Sinop'ta yapılacak nükleer santrallere "bayrak" açıyor. Uluslararası bilimcilerin kaale almayacağı makaleler yayımlanıyor, gazete köşelerinden ahkâmlar kesiliyor... Nükleer enerji karşıtlığı dezenformasyonu pompalanıyor...
Türkiye'nin 2010 yılında tükettiği elektrik 210 milyar kilowatt saat. Her yıl ortalama 10 ila 20 milyar kilowatt saat kaynağın devreye girmesi gerekiyor. Maalesef yıllardır oluşturulmayan ulusal enerji politikası sayesinde çözüm üretilemiyor.
Rüzgâr gülüne, hayır. Hidroelektrik santraline, hayır. Jeotermal enerjiye, hayır. Termik santraline, hayır. Doğalgaz santraline, hayır. Nükleer enerji santraline, hayır...
Sözün özü; "çarşı her şeye karşı."
Yarın Türkiye enerji darboğazına girdiğinde; sanayi tesislerinden ticarethanelere, meskenlerden tarımsal sulama hizmetlerine, okullardan sokak lambalarına şalterler indiğinde "istemezük" eylemleri yapanlar arasında "reel" çözüm üretecek fikre sahip olanlar var mı? Maalesef, yok. Her durumda hazır kıta bekleyen bu "vahşi kapitalizm"in goygoycuları, "tersine durumlarda bayrak sallamak için" varlar zaten.
Fotoğrafa iyi bakmak lâzım!..
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre, dünyada halen 30 ülkede 438 nükleer santral reaktörü enerji üretiminde kullanılırken, 42 nükleer santral inşa aşamasında bulunuyor. Dünyada kurulu 438 nükleer santralin 272'si (% 62) sanayileşmiş G-7 ülkelerinde yer alıyor. G-7 üyesi ülkelerden İtalya'da nükleer santral bulunmaz iken, Fransa'da 59, Almanya'da 17, Japonya'da 55, ABD'de 104, İngiltere'de 19 ve Kanada'da 18 santral bulunuyor.
Türkiye izlediği yanlış ulusal enerji politikaları yüzünden maalesef bu fotoğrafın içinde yer alamadı. Demode teknolojilerle sadece idare-i maslahatı kurtardı.
1773'ten günümüze eğitim veren İstanbul Teknik Üniversitemiz; 1980'lerde yaşadığı "radyo fobisi" yüzünden, çoğu bilimsel hobiden vazgeçmiş. Bulunduğu semtin elektriğini üretecek kadar dahi bir küçük reaktör kuramamış, asistanlar yetiştirememiş...
Nükleer Araştırma Merkezlerimiz; kadroların birbiriyle cedelleşmesinden, dünya bilimiyle entegrasyon sağlayamamış...
Atom Enerjisi Kurumumuz; Atom Mühendisleri yerine, Elektrik Mühendisleri istihdam ederek zevahiri kurtarmış...
Takdire şâyân şeyler olmamış mı? Mutlaka olmuştur. Bir gün oturup elektronik haberleşme alanında dünyanın en önemli bilim insanlarından olan Prof. Dr. Bekir Sıddık Binboğa Yarman beyle bunları irdelemek gerekir.
Dünya hızla değişiyor. Her şeyde olduğu gibi bilim dünyasında da taşlar yerinden oynuyor. Japonya, deprem sonrası büyük bir değişime gebe gözüküyor. Oradaki deneyimli ve birikimli Japon mühendisler Türkiye'de üniversite ve şirketlerde istihdam edilebilir. Japonya'daki nükleer felaketi Türkiye büyük bir fırsata dönüştürülebilir.
Enerji savaşlarının yaşandığı bir dünyada ülkemizin rotasını iyi belirlemesi lâzım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



