Hemen her alanda AB normlarını yakalamak için Türkiye yoğun bir çabanın içine girmiş durumda. Son zamanlarda bu hususta bir yavaşlama olsa da bunun sebebi Türkiye değil bazı AB ülkelerinin Türkiye'yi kesinlikle aralarına almak istemediklerini her platformda deklare ediyor olmalarıdır. Buna rağmen Türkiye hakkında AB'nin çeşitli organlarında raporlar hazırlanıyor ve bu raporlar genellikle olumsuzlukları yansıtıyor. Kısacası, "Bize benzemiyorsunuz.Biran evvel bu farklılıklarınızı ortadan kaldıracak hukuki düzenlemeleri yapın" deniyor. Yaparsak ne olacak? Türkiye'yi aralarına alacaklar mı? sorusunun cevabını bu köşede çeşitli vesilelerle vermeye çalıştık. Bu defa olayın bir başka boyutuna temas etmek istiyorum. Türkiye için ideal örnek ve varılması gereken hedef AB normları mıdır? İki farklı kültürü kaynaştırmak mümkün müdür? Kısacası Türkiye için AB ölçü olabilir mi?
Şahsen bu soruya 'hayır' diyenlerdenim. Çünkü, toplumların sosyal hayatlarını belirleyen mensup oldukları kültür ve medeniyeti oluşturan değerlerdir. Siz kalkıp tarihin derinliklerinden bu yana farklı bir medeniyetin üyesi olmuş ve o medeniyetin değerleri ile dünya üzerinde varlığını sürdürmüş iken birden bire medeniyet değiştirmeye kalkışmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Bununda ötesinde mümkün değildir. Kaldı ki ülkelerin birbirleri ile yan yana olabilmeleri için ille de aynı renge boyanmaları gerekmez, gerekmemelidir. Aksi halde zorlama olur ki bunun adı ortak değerlerde buluşma değil, bir tarafın diğerini kendi rengine boyama çabasından ibarettir.
İyi de biz niçin AB'nin rengi ile boyanalım?
Böyle bir durum emanet elbise görüntüsünden öte bir anlam ifade eder mi? Giydiğimiz elbise bizim için dikilmediğinden üzerimizde sağı solu sarkmayacak mı?
Kaldı ki her medeniyetin olmazsa olmazları vardır. Yani belirleyici özelikleri vardır ki bunlardan vazgeçemezsiniz. Vazgeçtiğiniz takdirde ne olduğunuz belirsiz bir görünüm ortaya çıkar. Yani kimliksiz ve kişiliksiz bir renk belirir.
Elbette bu hususta farklı değerlendirmeler yapılabilir. Farklı kültürlerin tarih boyunca birbirlerinden etkilendiği, pek çok alanda ortak değerler oluştuğu söylenebilir. Bunlar farklı bir şey benim söylediğim ve Türkiye'nin AB'ye kendini kabul ettirebilmek için yapmaya çalıştıkları farklı bir şey.
Söz gelimi Cumhuriyet ile birlikte pek çok kanunumuzu Avrupa'dan aldık. Bir bakıma bazı ülkelerde uygulanmakta olan kanunları tercüme ederek ülkemize aktardık. Sonuç ne oldu. Kısa bir süre sonra gördük ki o yasalar toplum yapımıza uymuyor. Bu uyumsuzluk sebebiyle toplumumuzda huzursuzluklar oluştu, pek çok insan haksız yere zulme uğradı. Gelinen noktada yine hukuk sistemimizi AB normlarına yani Avrupa'ya uydurmaya çalışıyoruz. Bunu isteyenler daha önce onlardan aldığımız yasaları uyguluyor olmamıza rağmen, bu bize uymuyor değişin diyorlar. Yani sorun Avrupa yasalarını ülkemize aktarmakla bitmiyor. Eğer böyle olsaydı bugün AB'ye uyum sağlayacağız diye uğraşıp durmaz, bu arada AB'nin eleştirilerine muhatap olmazdık. Bu bakımdan Türkiye ile AB arasındaki farklılıkları bir takım yasal düzenlemelerle gidermek mümkün değildir.
Türkiye toplumsal ihtiyaçlarına göre gerek gördüğü düzenlemeleri zaten yapmak durumundadır. Toplumsal ihtiyaça cevap vermek için değil de AB'ye benzemek için yapılacak düzenlemeler ile insanımızın ihtiyaçlarına cevap vermek mümkün değildir.
Bunları belirtirken AB'den gelen her eleştiri ve teklif yanlıştır diyor değilim. Bazı haklı eleştiriler elbette vardır. Ancak, bu durum eleştirilen hususları bizim göremediğimiz anlamına gelmez. Söz gelimi uzun tutukluluk süreleri konusunda ülkemizde hemen her kesimde ortak bir görüş oluşmuş durumda. Tutukluluğun cezaya dönüştüğü hakkında farklı düşünen kalmamış gibi. Buna rağmen AB'den yapılan bir takım açıklamalarda uzun tutukluluk süreleri konusunda suçlu aranması ve bazı kesimlerin suçlu olarak ilan edilmesini doğru bulmak mümkün değil. Özellikle de tutukluluk sürelerinin AB tarafından belirlenmek istenmesi doğru değildir. Türkiye bebeklikten çıkmaya çalışan bir çocuk değildir. Bu arada uzun tutukluluk sürelerinden hakimleri sorumlu ilan etmenin de gerçekle bağdaşır bir yanı yoktur.
Bir Türk hakiminin AİHM'e gittikten sonra kendi meslektaşlarını böylesine hedef tahtası haline getirmesinin izahı olamaz. Kaldı ki aynı mahkemenin geçmişteki tutumu ile bugünkü tutumu arasında da ciddi farklar vardır. Bu haliyle AİHM'in adalet terazisinin doğruluğu da tartışmalıdır. Söz gelimi İslami hassasiyeti olan kişi ve kurumlara karşı Türk mahkemelerinde verilen kararlar konusundaki tavrı ile bugün gelinen noktadaki tavrı farklıdır. Bu çifte standardın sahiplerinin Türkiye'ye hak, hukuk dersi vermeye kalkışmasının da anlamı yoktur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



