Aziz ülkemiz ve necip milletimiz bir çelişkiler yumağına dönüşmüş durumda maalesef. Toplumumuz, birisinin "fikri" ile "zikri" arasındaki farkı kanıksamıştır, normal saymaktadır. Konjonktürel eylemlere ve söylemlere samimiyetsizlik olarak değil, duruma uyum sağlama açısından bakan bir konumdayızdır artık. Bir tür "fikri tutarsızlık"tır yaşadığımız ve "fiili tutarsızlıklar" ile de pekişmektedir bu durum. Bu haliyle, Türk toplumu baştan ayağa bir bilmeceye dönmüştür, önceden kestirilmesi giderek güçleşmektedir.
Somut örneklere göz atalım. Mesela, son yılların tartışmalı kurumu TÜİK'in geçenlerde açıkladığı verilere bakalım. Aralık ayında enflasyon eksi çıktı, ki insanlar (hepsi değil tabii ki) hayat pahalılığından, yeniden vücut bulan zamlardan, temel tüketim kalemlerinin fiyatlarının artmasından bunalıyor şu günlerde. Enflasyon hesaplanırken kullanılan mal sepeti deseniz başlı başına bir tuhaflıklar tablosudur ve buradan çıkan rakamlar da, ne kadar inandırıcı buluyorsanız artık, o kadar gerçekçidir. Alın size bir bilmece; hem hayat pahalı, hem de enflasyon düşüşte! Hisseli Harikalar Kumpanyasında yoktur bu kadar ilginçlik.
Bir kısım matbuatın pek bir hevesle ve takdir edersiniz ki tek taraflı olarak aksettirdiği ekonomik olgulardan birisidir "ekonomi büyüyor" sloganı. 1950-2002 tarihleri arasındaki ortalama büyüme rakamı yüzde 4,7 olan Türkiye, 2002-2009 tarihleri arasında ortalama yüzde 4,4 büyümüşken, söz konusu çevreler kalkıp da neredeyse Çin ile kıyaslamaya girişiyorlar Türkiye'yi. Son 30 yılda yüzde 10 mertebelerinde büyüyen Çin nerede, Türkiye nerede? Parlatılmaya çalışılan ancak gerçekte varolmayan "ekonomik mucize", Derviş modelini uygulamaktan başka bir şey değildir aslında. (O zaman sormak gerekir, Derviş'i "istenmeyen adam" ilan edenler, aynı programı zerre sapmadan uygulayanları nasıl olup da bağırlarına basabiliyorlar? Ortada bir çelişki yok mu?) Bu "büyüme mucizesi" tekerlemelerini söyleyenler, aynı zamanda da işsizliğin arttığını elbette es geçiyorlar. Hem ekonomi büyüyor, hem işsizlik artıyor. Buyrun buradan yakın. Var mıdır bunun mantıklı bir açıklaması?
Son zamanların gündemdeki konusu olan özgürlükler meselesi de ayrı bir alem. Bir yandan özgürlüklerin genişlediği, ileri (!) demokrasiye doğru adımlar atıldığı söyleniyor, öte yandan ise ağzını açan, tepkisini gösteren ya provokatör ya da birilerinin maşası olmakla itham ediliveriyor. Hem özgürlükten bahsedip, hem de halkın eleştirme ve tepki gösterme haklarından imtina etmesi isteniyor. Daha doğru bir ifadeyle, "istenen ölçütlerde" tepki verilmesi arzulanıyor, ki onun da tepki mi yoksa övgü mü olduğu tartışılır zaten.
Yere göğe konulamayan dış politikamız söz konusu oldu mu, bölgenin hamiliğinden tutun da, lideri, abisi olduğumuz, hatta İslam aleminin önünde bir "rol model" olarak durduğumuz (ki bu "rol model" meselesi de BOP çerçevesinde yeniden tasarlanmaya başlanan İslam aleminin önüne "ılımlı İslam" seçeneğinin konulmasıyla ilgili) gibi değerlendirmeler gündeme geliyor. Ne kadar tuhaftır ki, sözümona aleme nizamat veren bir konumda olduğumuzu alttan alta pompalayan bu bakış, içerideki acziyetimizi, kendi sınırlarımız içerisindeki özerklik tartışmalarına sessiz kalışımızı es geçiyor, görmezden geliyor. Kendi evinde hükmü olmayan birisinden başkalarının evlerini tanzim etmesini istemek gibi bir şey bu.
Yine son 1-2 senenin değişmez gündem maddesi ve siyasi rant öğesi haline gelen "İsrail'le kriz" görüntüsü de var ki, perde gerisinden tam gaz yürüyen ilişkilere rağmen kamuoyuna ısrarla bir "kriz" olduğu havası verilmeye çalışılıyor. Adeta bir "iyi polis-kötü polis" oyunu sahneleniyor. Ofer meselesi, mayınlı arazilerin kamuoyu tepkisi olmasa İsrailli firmaya peşkeş çekilmesi gibi olaylar hatırlardan silindi elbette ve balık hafızalar da bu zorlama "kriz" manzarasına inanan gözlerle bakmakta kararlılar. İşin komiği, kriz olduğu imajı vurgulanırken, son bir seneden İsrail'le olan ticaret hacmimizin yüzde 30 artması. Siyasi iktidarı savunma gayretindeki bir yazar, bu veriyi "İsrail'le ilişkiler bozulur" yollu kaygılar güdenlere anti-tez olarak ileri sürüyordu geçenlerde bir gazetede. Yani, "hem posta koyduk, hem de ticaretimizi arttırdık" demeye getiriyordu, "posta koymanın" tamamen sanal olduğunu es geçerekten.
Toplum olarak çelişkilerimizden birisi de giderek muhafazakârlaştığı söylenen toplumda karşılaştığımız türlü çeşitli rezaletlerin ve suistimallerin de artması. '80 sonrası siyasi, kültürel ve ekonomik olarak dönüştürülmeye başlanan toplumun, giderek bitkisel hayata sokulması, bilincini ve ahlakını kaybetmesi durumudur bu. Hem muhafazakârlaşıp hem de daha fazla dünyevileşme gibi bir çıkmazla karşı karşıyayız. Müslüman olduğunu söyleyip, peşi sıra kapitalist olduğunu iddia etmek gibi bir şey ve ne yazık ki bugün toplumda karşılığı da var bu tiplerin.
Belki de en kötüsü, bir zamanlar yaşadığı ve karşılaştığı sorunların iyi-kötü bilincinde olan ve edilgen olsa da tepkisini bir şekilde (mesela seçim sandığı vasıtasıyla) ortaya koyabilen halkın, git gide kendi sorunlarına yabancılaşması ve en basit şekliyle bile tepkisini koyamamasıdır. Geçenlerde bir haber bülteninde, 12 Eylül referandumunda neyin oylandığı sorusuna muhatap olan insanların ekserisinin cevap verememesi, konuyla ilgilenmediğini söylemesi veya tamamen ilgisiz yanıtlar vermesi de bu yabancılaşmayı işaret eder. Hararetle yaptığı tercihi savunduğu halde, meselenin özünü bilmemek gibi bir tuhaflık bu toplum için normal bir durum haline gelmiştir maalesef. Bir şeyleri savunuyorsunuz ama neyi savunduğunuzu bilmiyorsunuz?
Bu kadar çelişki ve tutarsızlık, modern zamanın Türkiye bilmeceleridir ki cevaplarını da bilen yoktur şu anda.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



