Almanya ile Fransa; Avrupa Birliği'nin iki en önemli ülkesi. AB daha çok bu iki ülkenin kontrolünde seyrediyor, birlik içinde bu ikilinin sözü daha çok geçiyor.
Her iki ülkenin en üst düzey yetkililerinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunda yaptıkları en son açıklamalar, bizi nereye koydukları ve nasıl gördükleri konusuna iyice açıklık getiriyor.
Almanya Başbakanı Merkel, "Türkiye Avrupa Birliği üyesi olamaz! İstiyorsa imtiyazlı ortak olabilir..." diyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy durumu daha açık ortaya koyuyor: "Türkiye'ye boş vaatlerde bulunmaktan artık vazgeçelim!.."
Yani, "Türkiye'ye gerçeği söyleyelim, üyeliği kabul etmeyeceğimizi açıkça bildirelim, alacakmış gibi yapıp aldatmayalım, yalan söylemekten vazgeçelim" diyor.
Avrupa Birliği'nin en önemli iki kilit ülkesinin en yetkili kişileri, üyelik müzakerelerine başlamış Türkiye'ye ne diyorlar?
-" Boşuna müzakere etmeyin, sizi birliğin içine almayacağız" diyorlar.
Bunu kapalı kapılar ardında söylemiyorlar. Almanya Başbakanı Merkel, Berlin meydanında düzenlenen bir toplantıda Türkiye'nin üyeliğe kabulünün mümkün olmadığını haykırırken, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Almanya'nın önde gelen gazetelerinden birine verdiği demeçte Türkiye'ye acı gerçeği söylemenin zamanının geldiğini ifade ediyor.
Peki, Türkiye ne yapıyor?
Müzakerelere başlayan bir ülkeye yönelik böylesine çirkin, diplomatik nezaketten uzak ve haksız bir tutumu duymamazlıktan, görmemezlikten geliyor.
Daha önce kapalı kapılar ardında defalarca söylenen bu ifadeler karşısında aynı duyarsızlığı, vurdumduymazlığı ve hoyratlığı sergileyen yetkililer, dünya kamuoyunun gözü önünde adeta suratımıza şamar atar gibi haykırılan çirkin ifadeler karşısında bile sarsılmıyorlar, "yahu biz ne yapıyoruz?" demiyorlar, durup şöyle bir düşünmüyorlar!
Oysa Türkiye'nin yapması gereken ve Türkiye'ye yakışan şudur:
-Türkiye, Almanya ve Fransa'nın bu açıklamalarından sonra derhal müzakereleri askıya almalıdır.
Sonra da hem Fransa'dan hem de Almanya'dan üyelik müzakerelerine başlamış bir ülkeyi daha işin başında "almayacağız!" diye rencide etmenin, küçük düşürmenin hesabını sormalıdır.
"Madem almayacaktınız, niçin müzakerelere başlattınız?" sorusunu her iki ülkeye de yöneltmeli ve gördüğü bu samimiyetsiz, güvensiz, ahlakdışı tutum karşısında Avrupa Birliği ile ilişkilerini yeniden gözden geçireceğini ilan etmelidir.
Türkiye bunu yaparsa büyür; Kendi hakkını, hukukunu korursa güçlenir.
Haksızlıklara karşı susar, aşağılayıcı tutumları görmezden gelirse, ilerde daha rahatsız edici, can sıkıcı durumlarla karşılaşır.
Burada yeri gelmişken şu gerçeği bir kez daha hatırlatalım: Türkiye'yi AB kapısında beklemeye mahkum ettiren ve rencide edici davranışları sineye çeken yöneticiler, ülkemizin imkan ve potansiyelinin farkında değildir. Geleceği belli olmayan, küresel sistemde kendisine etkin bir yer edinemeyen ve parçalanması beklenen bir birliğe Türkiye'nin üyeliğini "medeniyet projesi" olarak görmek, herhalde ancak Türkiye'nin gücünün farkında olmamakla açıklanabilir.
Türkiye, AB'ye mahkum olmayacak güçte bir ülkedir.
Türkiye, kendi projesini hayata geçirebilecek cesarete ve dirayete sahip bir ülkedir.
Türkiye, evrensel barışa, adalete ve refaha en çok hizmet edebilecek ülkelerden biridir.
Yeter ki, bu gücü kullanabilecek yönetimlere ve yöneticilere kavuşabilsin.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




