Fantezik anlatılarla tanınan İtalo Calvino, Kubilay Han'ın önünde gerçekten görünmez, çünkü hepsi de hayali olan kentleri anlatan Marco Polo'nun Venedik özlemini güzel bir ifade ile ortaya koyar. Batılı şehirlerin hikâyesini hayranlıkla dinleyen Çin İmparatoru Kubilay Han Marco Polo'ya şöyle sorar: "Sen bana hep bir takım kentleri anlatıyorsun, ama yaşadığın kenti, Venedik'i neden hiç anlatmıyorsun?" Marco Polo'nun cevabı gerçekten ilginçtir: "Anlattığım kentlerin hepsi de Venedik'tir, ben başka bir şey mi anlatıyorum sanıyorsunuz?"
Bu belki de herkes için kaçınılmaz bir handikaptır. Özellikle de yazarlar ve sanatçılar bu çıkmazdan kurtulamazlar. İster istemez benimseyebileceği şahsiyetleri anlatır veya anlattıklarıyla kendileri arasında benzerlik kurarlar. O yüzden olsa gerek, pek çok portre ile ressamın kendisinin veya yakınlarının yüzü arasında çok göze çarpan benzerlikler vardır. Van Gogh'la Salvador Dali'nin dünyaya deli deli bakan tiplerini hatırlarsanız, Rönesans döneminin dengeli sanatçı tipiyle bunlar arasındaki farkı anlarsınız...
Ressam Osman Hamdi ressamla resmini yaptığı insanlar arasındaki bu türden benzerliği çok fazla bilinçli hâle getirmiş, resimlerine konu edineceği kadınların kıyafetini eşine giydirerek fotoğrafını çekmiş, erkeklerin kıyafetini de kendisi giyerek fotoğraf çektirmiş, sonra da bunlara bakarak resimlerini yapmıştır. O yüzden de onun resimlerindeki hemen hemen bütün erkekler kendisi, kadınlar da karısıdır. "Öteki"ni yazmak, resmini yapmak gerçekten çok zor...
Bu zorluğun çok farklı cepheleri var; bunu sanatın çeşitli alanlarında görmek mümkün. Fakat konusunun üstatlarına hayranlık bazen o hale gelir ki, Cemil Meriç'in "kendisini başkası sanmak" hastalığına düştüğünün farkına varmaz, kendi ülkesini ve insanlarını başkası gibi anlatmaktan kendisini alamaz. Bu yabancılaşmanın farkına bir ömür varamayanlar da oldu.
Türkçe sözlü batı müziği ve ötekiler
Müzik ve resim gibi güzel sanatlar, bir toplumun yaşayışındaki ritmi ve görüntüyü ortaya koyar, ama bazı sanatçıların ustalarına duyduğu hayranlık toplumun hayatını ve görüntüsünü görmezlikten gelmesine yol açar. Tiyatro ve mimaride de benzer bir yabancılaşma oldu.
Orta öğretimdeki müzik ve resim çalışmalarının tümüyle batılı bir karakter göstermesi, tiyatro geleneğimizin yok sayılarak tam bir yabancılaşmanın eğlenceden eğitime kadar üslûp kabul edilmesi, dünyada benzeri görülmeyecek garabetler ortaya koydu. Geleneksel sanatlarımızın tümünü göstermelik bir Geleneksel Sanatlar adlı bölümde öğretmeye çalışan Güzel Sanatlar Akademisi de bu tutumu akademik bir tarzda sanat çevrelerinde yerleştirmeye çalıştı. Böylece müzikten tiyatroya, resimden mimarîye her alanda batıcı bir üslûp sanat ve kültür çevrelerinin tabii atmosferi oldu. Bu yüzden halka ulaşamayacak bir yabancılaşma yaşandı.
İstanbul Belediyesi destekli Şehir Tiyatroları ile ondan daha batılı bir karakter gösteren Devlet Tiyatroları, Cumhuriyet döneminin kültür politikalarını yansıtacak sahneler olarak düşünüldü, faaliyet yapmaları sağlandı. Başlangıçta tiyatrocuların peşine takılan Türk sineması da ister istemez bu üslûptan etkilendi. Sansürden daha etkili bir oto-sansür anlayışıyla, çok sınırlı konular ve kalıplarla halkın hayatını filme almaya çalıştı. Halka yaklaşabildiği ölçüde gelişti, kazanç ve itibar getirdi. Çünkü uzun zaman sinema devlet desteğinden mahrum olarak film üretmek zorunda kaldı. Zarûrî olarak halk sanatı olmaya çalıştı.
Sinema ne zaman Kültür Bakanlığı desteği görmüşse, o zaman yozlaştığı da söylenmeye başlanmıştır. Yeşilçam'dan sonra, 1980'li yıllarda sinemanın can çekişmesi de bu yüzden görüldü. Demek ki, batıcı bir kültür politikasının çemberine giren her şey tükeniyor...
Bu dönemlerde ortaya çıkan, Türkçe Sözlü Batı Müziği ifadesi yalnız müzik konusunda değil, kültür hayatımızın pek çok alanında ortaya konan eserler için de geçerlidir. Dublajı yapılan yabancı filmlerin dili, yalnız sinemamızı değil, edebiyatımızı, sanatımızı ve günlük konuşma dilini de etkiledi. Çünkü bizdeki kadar başarılı dublaj yapabilen ülke çok az. Batılı tiyatro yazarlarının eserlerini, kendi ülkelerindeki sahnelenişiyle mizansenine kadar taklit ederek sahneleyen tiyatro yönetmenimiz, hazır kalıplarla ve etkisi belli formüllerle oyun yazan yazarlarımız ve romancılarımız olduğu inkâr edilemeyecek bir gerçek. Bu kadar yabancı bir ruh taşımayı içine sindiren ve gönüllü sömürgelik tasmasını boynuna geçirenlere yazık... Bu ortamda, Yahya Kemal'in "Memleketten bahseden" edebiyatı gündeme getirmesi önemli...
Evet, hayatımız ve sanatımız Türkçe Sözlü Batı Müziği'nin ritmini yansıttıkça halkı ifade etmekte zorlanacaktır. Kendi halkını doğru ifade edemeyen ve başka ülke sanatçılarının daha önce anlattığı şeyleri aslına çok benzeyen bir tavırla ortaya koyanlara sanatçı denmediği gibi değer de verilmez. Yerelden evrensele ulaşmaya çalışmadan ulusal da özgün de olunmaz.
Kültürel erozyondan kurtulmak
Biz nasıl Osmanlı'nın devamı isek, onu hazırlayan da Selçuklu ve Beylikler dönemidir.
Ahmet Yesevi'den Yunus'a, Horasan erenlerinden Mevlâna'ya, Âşık Paşa'dan Fuzûli, Bâki ve Şeyh Galip gibi büyük şairlere, ayrıca İbn Batuta'dan Evliya Çelebi'ye ve bunlardan da Tanzimat sonrası Namık Kemal ve Ziya Paşa'ya bir kültür mirası nakledilmeseydi, bugün kendimizi klasiklerinden mahrum bir Afrika devleti gibi gören batıcılara hak verebilirdik.
Bu topraklar için Osmanlı'nın 600 yıl boyunca her cephede verdiği mücâdelenin bizim hayatımızdaki potansiyel gücü, çok az kişinin farkına vardığı bir değerdir. Rumeli'de Batı Trakya Türkleri ve Bosna olmasa, kuzeyimizde Kırım, Çeçenistan, Azerbaycan ve Tatar Türkleri olmasa, güneyde Kerkük ve doğumuzda İran ve Pakistan olmasa, bizim dünyadaki yerimiz çok daha küçük olurdu. Bunlar pek çok konuda destekler ve bizden yardım beklerler. Araplarla ve İran'la komşuluğumuzu tam bir dostluk çerçevesine oturtabilsek, dünyadaki yerimiz çok daha farklı olur. Bunların önemi ölçüsünde Balkanlar'da, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da ağırlığımız vardır. Şahsiyet, böyle bir şuur sahibi olmakla anlaşılabilir.
Şimdilerde bir kısım gençlerimiz, toplumumuzun yaşadığı şartları ve problemleri hiç hesaba katmadan, fen bilgileriyle felsefe bilgilerini yabancı dillerden aktararak düşünce geliştirebileceklerini sanıyorlar. Bazı antropologlarla arkeologlar bu ülke için bulunmaz sosyoloji uzmanları sanki. Bin yıldan beri bu topraklarda yaşayan insanların kimliğini kül altında bırakmak için, tarih öncesinin ölmüş kültür ve kavimlerinin sözcülüğünü yapıyorlar. Bunlar ya nasıl bir dünyada yaşadıklarını bilmiyorlar yahut da gelecek konusunda akıl almayacak kadar ütopist bir tavır içindeler. Maalesef bu insanlar her dönemde bir yolunu bularak kültür politikamızı da etkiliyorlar. Böylece belli bir zihniyetle, her bakımdan yabancılaşmış aydın yetişmiş oluyor. Kültürel erozyon da böyle başlıyor. Bu erozyonun ne kadar zarar verdiği artık görülüyor. Kendi klasiklerini okuyamayan, onların tadına varamayan aydınların itibarda olduğu, ilgi gördüğü ülke bizden başka yok. Bunun ne kadar feci bir talihsizlik olduğunu anladılar.
Osmanlı'nın nasıl düşündüğünü, kendini nasıl ifade ettiğini aydınlarımız kadar yeni nesillerin de doğrudan öğrenmeye ihtiyacı var. Bunun için de Osmanlı ile ilgili 700 yıldan beri bulunan ve bilinen belgeleri, bilgileri, klasik sayılabilecek kitapları herkesin okuyabileceği bir dille ortaya çıkarıp yayınlamak gerekir. Yoksa yıllardan beri Osmanlı dendiği zaman hanedan ve saltanattan başka bir şey hatırlamayan, bir medeniyet tasavvuru olmadığı için, kendi köklerindeki dinî ve millî değerleri öğrenmeyi "gericilik" sayan insanların egemen olduğu garip bir kültür anlayışı hüküm sürer. Bu tür bir kültür ve tarih anlayışıyla da dünyada kendimize haysiyetli ve güvenilir bir yer edinmemiz mümkün olmaz. Ardından da gönüllü sömürgelik ülke aydınlarıyla yöneticileri için kaçınılmaz hâle gelir. Bunun çıkmaz bir sokak olduğu anlaşıldı.
Son yıllarda aydınlarımızla yurt dışında eğitim gören sosyal bilimcilerimizle bazı aydınlarımız, artık özgün bir kültüre sahip olmak ve kendi geleneklerinden yola çıkarak gelişmek konusunun kaçınılmaz bir yol olduğunu yakından öğrendiler. Bu çok önemli bir gelişmedir.
On yıla yakın bir zamandır giderek daha büyük ve geniş sayıda dünya ülkesinin katıldığı Türkçe Olimpiyatları, aslında bu modanın ters döndüğünü, dünyada Türkiye modasının ortaya çıkardığını göstermektedir. Belki Türkçe şarkılar dünya ülkelerinde böyle yaygınlaşır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



