Filistin meselesi tarihin her dönemde hem Türk toplumun, hem de Türk devletin daimi gündem maddelerinden birisi olmuştur. Filistin'de yaşananlar, dünya kamuoyunun yoğun ilgisine mahzar olsa da, gerek toplumsal, gerekse siyasal ve diplomatik açıdan Türkiye için çok daha ayrı ve öncelikli bir konuma sahiptir. Öyle ki, Filistin, Türkiye'nin var oluş davası ile özdeş ve bizim için özeldir. Türkiye'nin dört bir yanındaki şehirlerde düzenlenen Filistin'e destek mitingleri bu durumun en açık göstergesidir. Bu durumun en önemli sebebi; dünyanın herhangi bir yerinde değil, her şeyi ile tam bir merkez olan Anadolu üzerinde ikame eden, Türkiye'de yaşıyor olmamızdan kaynaklanmaktadır.
Türk toplumu ve devletinin Filistin'e gösterdiği bu yakınlık elbette tek taraflı değil. Birinci Cihan Harbinde General Albeny komutasındaki İngiliz ve Siyonist birlikleri Kudüs'e girdiklerinde, tam dört asır Osmanlı hâkimiyetinde huzur içerisinde yaşamış, şehrin Yahudi sakinleri "Türkler kaçıyor", "Kurtuluş günü geldi" diye haykırıyorlardı. Endülüs'te katliamlar başlayınca Osmanlı Devleti'ne sığınarak canlarını kurtaran Yahudilerin, İsrail devletini kurabilmek için Osmanlı Devleti'nin parçalanmasında İngilizlerle yaptıkları işbirliğini, başta liderleri Ben Gurion'un hatıraları olmak üzere birçok kaynakta görmek mümkündür. İngiliz askerleri Kudüs'ü işgal ederken, Yahudi kızları da yüzlerindeki tebessüm ile alkış tutuyorlardı. Ancak Kudüs'te yaşayan Filistin halkının gözlerinde ise yaş vardı. Onlar düşman İzmir'de denize dökülünceye kadar gözlerinden bu yaşı eksik etmediler. Düşmanın denize döküldüğü haberiyle birlikte Nablus'ta Gazze'de bayraklar asıp, el-Aksa başta olmak üzere tüm camilerde şükür namazları kıldılar.
Adına Türkiye dediğimiz coğrafya, her ne kadar bugün Anadolu topraklarına sıkıştırılmış olsa da, haritalarda tanımlanan resmi sınırlara sığabilecek kadar küçük değildir. Saraybosna, Bağdat, Üsküp, Şam, Selanik, Kıbrıs, Grozni ve Kudüs bizim doğal sınırlarımızdır. Bu sınırları muhafaza etmek Türkiye'nin var oluş davası ile özdeştir. Tarihi açıdan Filistin'in bizim olmasının, Diyarbakır ile aynı zaman dilimine denk düşmesi ve Filistin'i kaybettiğimiz günden beri Diyarbakır'ın rahat bir nefes alamamış olması bu hakikati doğrulamaktadır.
Tüm bu hakikatler orta yerde dururken, sorulması gereken soru şudur: Yaşadığımız bölge topraklarına dair bir planımız var mı? Sanırım planı olmayan tek bölge ülkesi biziz! Evet, belki birkaç temennilerimiz var ama niyetimiz yok. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer niyetimiz olsaydı, eylemimiz de olurdu. Aksini iddia edenlerin "Kahrolsun Amerika", "Kahrolsun İsrail" ya da "Çocuklar ölmesin" demekten daha öte bir eylemleri yok. Tıpkı, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile beş saat görüştükten birkaç gün sonra, İsrail ordusunun Gazze soykırımına "Bu bize karşı da yapılmış saygısızlıktır. Biz, şu veya bu ülke değiliz" tepkisini veren Başbakan Erdoğan'ın, yapılan saygısızlığa karşı şu veya bu ülke olmadıklarını gösterecek hiçbir eylemi olmadığı gibi. Yeri gelmişken hatırlatalım: İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, Olmert'in Başbakan Erdoğan'a yaklaşık 400 kişinin şehit edildiği terör eylemi öncesinde, saldırı olacağı yönünde bilgi verdiğini söylemiş. Levy'nin sözleri bununla da kalmıyor: "Başbakan, Cumhurbaşkanı ile de konuştu. Ve şunu söyledi. En kısa zamanda Hamas'ın yaptığı bu saldırıları durdurmak üzere, gerçekten büyük baskı altında olduğunu söyledi. Başka yapabilecek bir şey olmadığını hem Cumhurbaşkanına hem Başbakana söyledi." Anlaşılan ortada gerçekten büyük bir saygısızlık var: Türk milletine karşı yapılmış bir saygısızlık! Ve bu saygısızlığın sorumluları Türk milletinin en üst düzeydeki temsilcileridir.
Eğer gerçekten Diyarbakır ve Kudüs'te huzur ve güvenliğin tesis edilmesi gibi bir niyet sahibiyseniz, eyleminiz de bu doğrultuda olmalıdır. Diyarbakır'da huzur içinde çay yudumlamanın yolu; Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki duvarları yıkmak ve ay-yıldızlı bayrağı yeniden Kudüs semalarında dalgalandırmaktan geçiyor. (Bu cümle tersten okunduğunda da doğrudur.) Kudüs, Nablus ve Gazze özgürlüğüne kavuşmadan; Diyarbakır, Bağdat ya da Şam gün yüzü göremez, rahat nefes alamaz. Mesela, Türkiye'nin bugün karşı karşıya bulunduğu terör bir avuç terörist ve bu teröristlere ses çıkarmayan birkaç aşiret reisinden ibaret değil. Bölgedeki terör faaliyetlerini İngiltere, İsrail ve Amerika'dan bağımsız düşünmek ya cehalet ya da hainlikle izah edilebilir. Güneydoğu'daki yabancı ajanların sayısı, nerdeyse PKK militanlarıyla eşit. Son iki asırdır Türkiye'nin başını ağrıtan; İngilizler, Amerikalılar ve İsrailliler bölgede cirit atıyorlar.
Türkiye, kendini İsrail bataklığında palazlanan sivrisineklere sokturup, sıtmaya tutulacak bir ülke değildir. Türkiye, bölge halklarında sağlık sorunlarına yol açan İsrail bataklığını kurutmalı; İsrail'i ortadan kaldırmalıdır. Bu yeni ve yaşanılabilir bir dünyanın kuruluşu için öncelikli şarttır. Bu sebeple Cumhurbaşkanı'nı, Başbakan'ı ve Genelkurmay Başkanı'nı göreve davet ediyoruz: Türk ordusu Gazze'ye... Türk ordusu Kudüs'e...
*
Saadet Partisi, İsrail'in Filistin halkına uyguladığı soykırım ve ambargoya sessiz kalmamak adına 4 Ocak 2009 Pazar günü Çağlayan Meydanında "Filistin ile Dayanışma Mitingi" düzenleyecek. Belki Filistin'in mangal yürekli Taş Çocukları gibi "İsabet Ya Rabb'i" dedikten sonra, taşı (umudu) işgalci İsrail askerlerine ya da işgalcilerin modernize tanklarına bir taş da biz atamayız. Ancak Çağlayan'dan İsrail'in bir gecekondu olduğunu ve bu gecekondu sorunun en kısa sürede ortadan kaldırılması gerektiğini haykırabiliriz. 4 Ocak 2009 Pazar Çağlayan'da görüşmek üzere...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




