Ankara, İstanbul, Manisa, Çanakkale ve İzmir’de tertip edilen “Cumhuriyet mitingleri” iktidardaki partinin icraatlarından daha açık sözle onun fikrî yaklaşımından memnun olmayan insanların seslerini meydanlardan duyurma çabasının ürünü idi. Dış basın mitingleri, laiklerin ülkenin yönetimine talip olması, onların ülkeyi şeriatçıların elinden kurtarması için bir devrim hazırlığı olarak yansıtsa da ülkede hangi anlayışın var olduğunu bilmeden böyle saçma yorumlara heveslenmesi ortada cehaletten başka bir şeyin olmadığını gösterdi.
AKP iktidarı boyunca neredeyse bütün kanunların Avrupa Hukukunu ülkemizde ihdas etmek, tabiatıyla Avrupa şeriatı ile yönetilen bir ülke haline gelmek için çıkarıldığını bilmemek ve anlamamak en başta bu kanunları çıkaranların emeğine(!) saygısızlık olur. Türkiye dört yıldır en çok Avrupa Birliği ve Amerika’dan onay almak, onların projelerinde yer bulmak için çaba göstermedi mi? Ve şuanki iktidar ülkede son iki ayda ciddi krizler yaşanırken Avrupa Birliği’ne, Türkiye’nin Avrupa’dan başka gidecek yerinin olmadığı, bu yoldan asla dönüşün olamayacağı garantisini vermedi mi? Bütün bunlara rağmen ülkenin yine sağ ve sol eksenli olarak laikler ve karşıtları olarak kutuplaştırılması en azından seçime kadar bu hesabın hep gündemde tutulması AKP’yi ve onun karşısında yer almış gözüken birleşik solu memnun edecek gibi. Meydanlarda toplanan kalabalıklar bir hayra da vesile olmanın heyecanını yaşadılar ve hâlâ bir fikrî gücü ve temeli varsa “sol” iki partiyi seçimler öncesinde birleştirmeyi başardılar.
Önceden ilan edilmesine, İzmir’in son miting yerinin olduğunun bildirilmesine karşılık lüzumuna binaen Samsun’da da “Cumhuriyet Mitingi” tertip edildi. Böylece genel seçimler öncesi birleşik sol partiler seçim startını da Samsun’dan vermiş oldu. Cumhuriyet mitinglerinde en görkemli olan husus kuşkusuz Türk bayrağının bütün bir alanı kaplamış olmasıydı. İnsanlar en güvenilir yer olarak Türk bayrağının altını seçmişlerdi. Türk bayrağının altında yaşamak, orada ve onunla var olmak, onun sayesinde(gölgesinde) varlık göstermek için bayrağın altını tercih eden insanlara ne yazık ki, Türk bayrağının temsil ettiği değerlere tamamen ters olan sloganlar da attırıldı. Konuşmacılar da yaşadıkları ülkenin hangi manevi güç ile var olduğunu unutmuş olarak büyük bir düşmanlığın ve fitnenin güç bulması için emek sarf ettiler. Bu ülkede çeşitli vesilerle tertip ettirilen mitinglerde bu güne kadar hep “kahrolsun şeriat” sloganları attırmak, böylece milleti şuur altında İslâm’dan ve Müslümanlığını önemseyenlerden soğutmak büyük bir marifet olarak sunuldu.
Son siyasî gelişmeler yine bu tür sloganlar için iyi bir bahane oldu. Önceleri failleri hâlâ meçhul kişilerin (bakınız, Uğur Mumcu) cenazelerinde tertip edilen bu düşmanlık, şimdilerde böyle mitingler ile bir kez daha revaç buldu. “Biz şeriata karşıyız, Çankaya yolları şeriata kapalı” sloganları atanlar ve mitinglerin can alıcı noktası olarak bu mesajları verenler, çağdaş dünyanın son büyük buluşu olan İslâm düşmanlığını gizliden gizliye Müslüman Türk milletinin bilinçaltına yerleştirmek için güzel bir fırsat yakalamışlardı. Üstelik bu söylemler ve sloganlar, Türklerin Müslümanlığının en açık, en sağlam, en keskin delili olan Türk bayrağı altında atılıyor, adeta bayrağın temsil ettiği bütün değerlerin bir anlamda üstü örtülmek hatta içi boşalttırılmak isteniyordu. “Türkiye laiktir, laik kalacak” da “Ben İslâm ile arama mesafe koymak istiyorum”dan başka bir anlama gelmiyordu. Türkiye’de ne devletin ne de milletin İslâm ile arasına mesafe koyması, hem devletin hem de milletin kendini İslâm’dan ayrı ve ona bigane tutması bir anlamda Türk bayrağının temsil ettiği değerlerin artık bu ülkede bir değer olmaktan çıkmasından başka bir anlama gelmez.
Türk bayrağı İstiklâl Harbi esnasında bir vatanın, bir kurtuluşun, bir istiklâlin ve bir devletin doğuşunu temsil eden, milleti bütün bu değerler altında toplayan yegane unsurdu. “Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl” mısrası İstiklâl Harbi’nin hangi manevi güce dayandığını, devletin de, milletin de, bayrağın da hangi manevi güç etrafında varlık bulduğunu gösteren mısra idi. Hilâl, Haçlılar karşında İslâm’ın, Müslümanların remzi ve işareti idi. Hilâl, İslâm dünyasında Allah’ın kılıcı olan bir millete göklerden gelmiş İlâhî bir armağan idi. Hilâl’in gölgesi Müslümanların bütün bir kafir (Haçlı) kuşatmasından korundukları daha açık bir ifade ile kafirlerin kuşatmaya cür’et edemedikleri yer idi. Yine “Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor” mısrası da aynı şairimizin Çanakkale’deki Bedr’in arslanları için söylediği en anlamlı mısralardan idi.
Türk bayrağı, Hilâl ve Yıldız’ın bir karşılık olarak göklerden armağan sunulması, milletin de bu armağanı İslâm ile bütünleştirerek onu bir manevi güç olarak taşıması ve onunla var olması ile anlam kazanmıştı. “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl” mısrası da “nazlı hilâlin” artık zaferin gelmesi ile “şanlı hilâl”e dönüşmesiydi. Bir şiirin, hiç bayrak kelimesi geçmeden bayrağı ve onun temsil ettiği İslâm’ı bir milletin ve devletin ruhu olarak yansıtması ve bu ruhun kıyamete kadar canlı kalacak olması ancak bu bayrağa, bu dine, bu devlete kısacası bu ruha düşman olanları korkutur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



