İsmail Kılıçarslan'ın www.cemaat.com'da yayımlanan "Türbanlı kızlarla kim evlenecek" başlıklı yazısını, Ahmet Hakan Hürriyet gazetesindeki köşesinde gündeme taşıdı. Kadir Topbaş'ın oğlu ile Bülent Arınç'ın oğlunun başı açık kızlarla evlenmiş olması üzerinden başlatılan tartışmanın benim gözümde bambaşka sosyolojik ve siyasi bir anlamı var. Bana göre, bu soru şöyle sorulmalı ve cevabı bize yeni bir yol açmalıdır: Türbanlı kızlarımız kimlerle evlenmeli? Yani evlilik için kriterlerimiz ne olmalıdır?
Sanki ülkemizde adam kıtlığı varmış gibi, sanki türbanlı kızları kimse beğenip almıyormuş gibi bir havanın oluşturulması anlamsızdır. Bir bakanın veya belediye başkanının oğlu ile evlenmeyi bir devlet gibi sunmak, bu ülkenin kendi yağıyla kavrulmaya çalışan mütedeyyin insanlarına yapılmış en büyük hakarettir. Bana göre, burada çok yanlış kurulmuş bir mantık silsilesi var.
Burada asıl sorun kime ne ölçüde değer verdiğimizdir. Başımızı elimizin arasına alıp düşünelim. Bana sorarsanız, sözüm ona önemli bir adamın oğluyla evlenmeyi, genç kızlarımızın önüne bir ideal olarak koymamalıyız. Babalarının konumundan dolayı, belki de hiç işe yaramayan adamları beyaz atlı prens gibi görmemeli türbanlı kızlarımız. Bu durumda sadece babalarının etiketleriyle evleneceklerinin mutlaka farkına varmalılar. Harun gibi gelip Karun gibi yaşamaya başlayan bu saltanat sahiplerinin yaldızlı dünyası kızlarımızın gözünü boyamamalıdır.
Ben şimdi büyük fotoğrafı düşünüp, olayı dondurmayı ve sizlere afişe etmeyi daha anlamlı buluyorum: Önce bir Kürt fıkrası anlatarak işi daha da anlaşılır kılmakta fayda var. İki tane Kürt, Kürt olup aşağılanmaktan bıktıkları için Türk olmaya karar vermişler. Türk olmak için ne gerektiğini sorduklarında, Tanrı dağının tepesine çıkıp "Ben Türküm, ben Türküm" diyerek kurt gibi ulumaları gerektiğini öğrenmişler. Beraber Tanrı dağının tepesine tırmanmışlar, biri ötekinin sırtına binip en zirveye çıkmış. "Ben Türküm, ben Türküm" diye uluyup Türk olmuş. Altta kalan arkadaşı, "Memo el uzat, ben de çıkıp Türk olayım" deyince, arkadaşı, "Hadi ordan kıro, sen Türk olamazsın" deyip sırtına binerek yükseldiği arkadaşını bir tekmeyle aşağı itmiş.
Aynı bu hikâyede olduğu gibi, ülkemizin bazı siyasal İslamcı elitleri, sırtına binip yükseldiği insanları sonradan aşağılamaktadır. İçimizden biri gibi aramıza girip soframıza oturan bu adamlar; bir müddet sonra, bizim köyün tabiriyle bitleri kanlanınca içinden çıktıkları kabuğu beğenmemektedir. Onlar bizi beğenmiyorlarsa, bizler onlardan çok kendimizi sorgulamalıyız.
Hiçbir şeklide devlet yönetecek çapları olmayan adamları sadece içimizden biri gibi rol yapıp, her fırsatta "bismillah, hamdolsun" dedikleri için alkışlayıp sırtımızda taşımışız. Şimdi ise Avrupa Yakası dizisinde bir dönem bir hayli popüler olan "Gaffur" tiplemesi gibi ağlayıp sızlanıyoruz: "Beni beğenmiyor musun?" diye...
Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu'nun seçim zamanı bahsini ettiği jipli türbanlıyla otobüs durağında bekleyen türbanlı arasındaki ciddi yarılmayı burada yeniden zikretme ihtiyacı hissediyorum.
Türkiye'de birileri dindarların yumruklarıyla yine dindarları dövmeye çalışıyor olabilir. Buna da fırsat vermemek için kendi sorunlarımız yine kendi içimizde yüksek sesle dile getirmeliyiz. Kimse kusura bakmasın, hiç kimse tek adam değildir. Bu ülkede herkesin bir alternatifi bulunur. Biz kendi içimizde bir alternatif bulup geliştiremiyorsak, bu şekilde aşağılanmaları da hak ediyoruz demektir. Sırtımıza aldığımız insanlar "kıro" diye bizi aşağılamaya başlıyorsa, sorun onlarda değil yine bizdedir. Hiç kimseye hak ettiğinden fazla değer vermemeyi bir şekilde burnumuz sürte sürte öğreniyoruz.
Bir diğer sıkıntı da, işin karşı cephesinde yok mu? Türbanlı kızlar hep, babası Bülent Arınç ya da bakan belediye başkanı milletvekili olan çocukların gözüne bakmaya başladıysa, babası gariban olan gençlerle kim evlenecek?
Önceleri Hz. Fatıma'yı örnek alan kızlarımız, 'küfüv olmalı' bahanesiyle şimdi çok başka dünyaların insanı olmaya başlamadı mı? Bu ülkede "para denen sihirli değnek" türbanı yerinden oynatamadıysa da, içindeki kafayı sarsa sarsa yerinden oynatmıştır.
Bizim İmam Hatip Lisesi'nde okuduğumuz yıllarda kahraman gibi bayraklaştırdığımız adamlar, önceleri mücahit idiler, sonra müteahhit oldular, daha sonra her şeye müsait oldular.
Bu kadar basit...



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




