Bundan çeyrek yüzyıl önce keskin kalemler, başörtüsü müdafaası yapardı.
Ortada bir hak gaspı vardı.
Söz savunmada deyip herkes, en vurucu kelimelere sarılırdı.
1979 İran devrimi ile birlikte, Türkiye'de de kıpırdanmalar başladı.
Mısır'da Enver Sedat'ın Müslüman Kardeşler teşkilatı sempatizanı İstanbuli tarafından öldürülüşü, bütün dünyada adeta İslami hareket için meşale yaktı.
Rusların Afganistan işgali de püskürtülünce; iyice kendilerine güveni arttı Müslümanların.
Türkiye de, bu olaylardan çok etkilendi.
78 kuşağı, kendisinden bir önceki kuşağın ait olduğu, sayıları iki olan kampı üçe çıkardı.
Okumuş gençlerin örtü ile tanışmaları da bu yıllara rastlar.
Devir değişti.
Şimdi İran'da bu kez devlet baskısı olmadan özgürce örtünelim çığlığı yükselmekte.
Afganistan'da otuz yıl aradan sonra rock konseri yapıldı.
Mısır'da, Tunus'da otuz yıllık çağdaş firavunlar alaşağı edildi.
Türkiye' de de farklı istemler dillendirilmeye başlandı.
Artık dizilerde neden türbanlı karakter yok arayışları başladı.
Sinemada birkaç kez denendi.
"Büşra" ile belirli mesajlar verildi.
Hayatın içindeki türbanlının, farklı fikirdeki birine âşık da olabileceği, başını da açabileceği vurgulandı.
Ama sinema yetmez.
Türk halkı hâlâ sinema salonlarına kadar gitmeye üşenmekte.
Asıl onun ayağı dibine götürmeyi beklemekte.
Şimdi türbanlı sporcu, şarkıcı, dansçı ve artist beklentisi had safhada.
Gerçi tesettür defileleri hayli zamandır yapılmakta idi.
Hoş, zevkli giysiler üretemeyen kırsal kafalıların tesettür defilesinden anladığı; birkaç mankenin sırtına o demode çulları geçirmek yanılgısı da; ayrı bir komedi.
Ama kimi erkek kalemlerin, "başınız madem bohçalı, yanınızdan geçenlerin yüreklerini giydiklerinizle hoplatmadıkça, hizmet değil ihanet etmektesiniz, ahmaklar!" Gibisinden büyük! fikirleri de; nicedir camianın aşinası idi.
Gerçi Arabistan'da hâlâ yasak olan araba kullanmaya, bizim diyar; yine otuz senedir ziyadesi ile vakıf idi.
Ötekilerle yarışan saray düğünlerinde de; ağızlar bir karış açık bırakılmıştı.
Limuzinle eşarp reklâmı yapacak kadar sakilleşenler bile çıkmıştı.
Fatih'in ortasına türbanlı bayanlar güzellik salonları açmıştı.
Belediyelerin ilk icraatlarından biri de, zarafet dersleri olmuştu.
Kitap kafaya konarak, nasıl muntazam, manken endamı ile yürünür, nasıl zarif oturulur dersleri verilmişti.
Kimse de itiraz etmemişti adab-ı muaşeret derslerine.
Hatta Refahlı belediyeler, bir yazarımızın dediği gibi, köylü insanımıza kent kültürü vermişti, yerlere tükürülmeyeceğini, ağaçların korunacağını, çiçeklerin, lalelerin koparılmayacağını öğretmişti.
Baktım geçen gün, Üsküdar vapurundan inen altmış yaşlarında bir hanım, insanlar ona ilgi ile bakmaktalar.
Kadın saygılı, sade, terbiyeli, asil, bir prenses edası ile yürümekte.
Çevresindekiler de hayranlıkla izlemekteler.
Bir farkındalığı hemen anlayan, dikkatli bakışlardı bunlar.
Özellikle gençlerde, eğitimli hanımlarda yeni süreç; kalite arayışı, yüksek görgü, birbirinin kopyası değil, benzersiz olma, biricik kalma saplantısı idi.
Nisvan dünyası bu konuda çok dil-teşne idi.
Gelin görün ki.
Şimdi daha farklı talepler.
Otuz yıl önce aklımızdan bile geçmeyen şeyler de yapılacak yakında.
"Türbanlı Sosyetenin en zevkli kadını".
"Giysilerini Avrupa'nın saygın yerlerinden alan L. Hanım"
"Dizide en zor rolleri başarıyla canlandıran türbanlı artist".
Nelere alışmadık ki.
Kim bilir belki de, çok müstefid olduk bile diyebileceğiz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



