Türkiye henüz oligarşik kesimlerin devlet yönetimi üzerindeki vesayetini kaldırabilmiş değil. Devletin gayr-i resmi yapılanması bir tarafa bırakılırsa, resmi yapılanmanın kendisi bile oligarşiye kucak açacak kadar bozuk bir yapılanma arz ediyor.
Atanmış bürokrasi, sivil ve asker kanadıyla vesayetin devamından yana tavır koyarken, seçilmişler bu vesayetin kaldırılması için henüz ciddi bir adım atabilmiş değiller. Devlet organizasyonunu etkin, verimli ve rasyonel ilkelerle yönetme girişimleri, kısacası kamu reformu teşebbüsleri bu oligarşik yapıyı kırmaya yönelik değil. Çünkü kısmi ve arızi girişimler.
Özellikle adına üst kurul denilen şaibeli yapılar devletin üst karar alma organlarından bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu hareket alanının geniş olması siyasi sorumluluğu üzerine almış olanların siyaset alanını doğal olarak daraltıyor.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun geçen haftaki girişimini biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Yargı kendisini öylesine siyasallaştırıyor ki bir dünya görüşü ya da resmi ideolojiyi bizzat dayatmakla kalmıyor, Ergenekon gibi hassas bir süreçte açıkça taraf olabiliyor. Ergenekon savcısının yerinin değiştirilmek istenmesi başka neyle açıklanabilir?
Üst kurullar, yüksek kurullar ve bilumum kurullar keyfi davranarak, ülkenin demokratikleşmesi önünde bir baraj oluşturuyorlar. Oligarşik direnç planlı ve hesaplı çalışıyor. Ülkenin nefes almasını sağlayacak siyasi girişimlere karşı kontratağa girişen bir kısım kurullar ve kurumlar konusunda siyasi iradenin reformist adımlar atamaması ise işin üzücü kısmını oluşturuyor. TBMM'ni dahi hiçe sayarak siyasallaşan yargı, kendisine olan güveni azaltarak Türkiye'de adaletin sağlanmasına takoz olmakta... Adına jüristokrasi denilebilecek yargıçlar imparatorluğu tarafsızlığını kaybetmiş durumdadır. Ayrıca Türkiye'de yasama-yürütme ve yargı bağımsızlığı denklemi de ciddi şekilde bozulmuştur. TBMM'de çıkarılan kimi yasaların üst yargı organları tarafından tepelenebilmesi bunun en büyük kanıtıdır.
Siyasetçiye düşen en büyük görev, milletin verdiği yetkiyi ciddiye alarak ve bu güçten kuvvet alarak ciddi bir reformasyona gitmesidir. "Kurucu irade" şeklinde tebarüz edecek bu girişim Türk devlet yönetimindeki arızaları gözden geçirerek siyasetin alanını genişletecek tedbirleri bir an evvel devreye sokmalıdır. Belki de işe Anayasa'dan başlamak yerinde olacaktır. Atılacak ikinci önemli adım ise adına üst kurul, bağımsız kurul denilen yapılanmaların siyasetin etki alanına dahil edilmesidir.
Yalnız buradaki en büyük tehlike "seçilmişler oligarşisinin" "atanmışlar oligarşisinin" yerine geçmesidir. Yani siyasetçilerin bu kurumları keyfi yönetilen birer merkeze dönüştürmeleridir. Bu kaygı sadece bir hükümetle ya da bir dönemle sınırlı değildir üstelik. Burada frenleyici faktör şüphesiz yine TBMM'nin kendisi, yani TBMM aritmetiği olacaktır. TBMM aritmetiğinin etkinliğinin sağlanması ise sandalye sayısı ne olursa olsun muhalefete söz hakkının tanınması bunun da yasal prosedüre bağlanmasıdır. Gensoru vb girişimlerden de öte TBMM denetimini etkinleştirecek araçlara ihtiyaç olacaktır.
Bütün bu adımlar için biraz cesaret ve gayret gerekiyor. Tedrici değişim beklentisi bu gidişle değişimin adresi olmayacak!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




