Rauf Necat'ın 1925 yılında harf inkılâbından önce yayımlanmış olan "Yeni Mektup Numuneleri"ni okumaya çalışırken bazen hafakanlar basıyor. Bir sayfayı açıp okumaya başlıyor, fakat bir kelimeyi okuyamayıp takılınca çileden çıkıyorsunuz. Hele kitabın ilk bölümünde ticaret mektupları nev'ine giren "Senetler"le ilgili mektupları okumak her yiğidin harcı değil.
Bir gece de "ümmi" olmanın getirisi bu olsa gerek...
"Ümmi" kelimesine de haksızlık etmeyelim. Bizim geleneğimizde nice ümmiler var ki okuyanları, mürekkep yalayanları yarı yolda bırakmış... Kimi Anadolu insanı kadın erkek ayırmaksızın Derviş Yunus'un Divan'ını ezbere bilecek kadar ileri gitmiş... Hiç okuma yazma bilmeyen yaşı seksene, doksana vasıl olmuş bir dedeniz, bir nineniz ya da bir başka akrabanız olmuş ise, onu konuşturma ve dinleme beceri göstermişseniz, onun şifahi kültürden ne kadar fazla nemalandığına tanık olursunuz. Sanki bir ilim hazinesi. Ezberlediği şiirler, kıssalar, menkıbeler karşısında lâl olup diliniz tutulur.
Lâkin onlar o kültür hazineleriyle göçüp gittiler, var olanların sayısı da çok azaldı.
Bir yabancı dil olarak "Osmanlıcayı" okutmak için ciddi bir çaba da yok. Hele kültürümüzün devasa hazineleri olan "el yazmaları" konusunda tam bir cehalet örneğini sergiliyoruz. Ne oldu bize? Kültür bağlamında mesafe alacağımız yerde gittikçe geriye gidiyoruz. Bunun nedeni de açık. Direncimizi yitirdik, duyarlılığımızı kaybettik. Artık etken değil, edilgen bir konumdayız. Dikte edilen şeylerle yetiniyoruz. Kurgulandıkça daha bir uysallaşıp, daha bir ehlileşiyoruz.
Bu söylediklerime itiraz edebilirsiniz. Ne var ki düşünce bağlamında gereklerini yerine getirememe konusunda pasif bir tutum içine giriyorsak, ya da çevremizde birileri inancının gereği olarak bazı eylemleri yerine getirdiğinde kısmi de olsa rahatsız oluyorsak, artık biz farklı ve evrensel olmayan yayan yapıldak düşüncelerin esiri olmuşuzdur. Evrensel düşüncelerimiz dumura uğramıştır. İnandığımızı değil, yaşadığımıza inanıyor ve evrensel düşünceleri bu yüzden yadsıyoruzdur.
Nerede kaldı bizim direnç kalelerimiz? Bir gecede ümmi bırakıldık. Tamam da, hangimiz çocuklarımıza "yeni yazıyı" öğretme konusunda gösterdiğimiz cehdi, hassasiyeti "eski yazıyı" ya da "eski Türkçe" olan Osmanlıcayı da öğretme konusunda gösteriyoruz.
Aslında sürekli olarak temcid pilavı şeklinde "Bir gecede ümmi bırakıldık" vaveylasını tekrarlamaktan öte bir şey yapmıyoruz.
Klasik bir nostalji edebiyatı yapmak değil benim amacım. Eskiden şöyleydik, böyleydik, geçin bunları... Şimdi ne hâldeyiz, sorusu değil mi önemli olan? Sürekli nostalji yapmak ve "gök kubbedeki" hoş sedaları dinlemenin getirisi varsa buna da bir itirazım yok. Fakat asıl önemli olan yitirdiklerimize ağlamak, sızlamak yerine, eldekilere sahip çıkmak ve yapılması gerekenleri yapmak değil mi?
Osmanlıcayı batı güdümündeki çevrelerin dışlamasıyla İslâmcı çevrelerin bakışı arasında ne fark var? Onlar medeniyetin künhüne vakıf olamadıkları, kültürümüze bigâne kaldıkları için dışlıyorlar. Ya İslâmcı çevreler? Onlar da sahiplenip, benimsedikleri iddiasıyla dışlıyorlar. Yalnızca fark, kuru bir iddia. Müslümanlar farklı düzlemde, farklı kulvarda yol aldıkları iddiasını dillendirip cahili bir cüretkârlıkla dışlıyorlar.
Aslında İslâmcılar da cahili bir tavırla diğerlerine benzeyerek aynı "toptancılığı" yapıyorlar...
Diğerleri dediğimiz, evrensellikten nasiplenememiş düşüncenin müntesipleri. İnanca karşı olanlar... Özgürlüğü inkârda bulanlar... Acınması gerekenler... şeklinde genellemeler yürütebiliriz. Fakat asıl acınması gerekenler farkındalıklarını yitirip, ayrıcalıklı olduğunu iddia edenler değil mi?.. Bundan daha büyük garabet ne olabilir ki?
Modernleşme düzleminde bugün en fazla mesafe katedenler kimler? Düşünce bağlamında en fazla dumura uğrayanlar kimler? İnanç ve fikir bağlamında en fazla modernleşme heveslisi olanlar kimler, şeklinde çok önem taşıyan bu soruların cevabı mutlaka doğru biçimde verilmelidir. Genç yaşında sakal bırakmış, yakasız gömlek giymiş bir gence, "Kardeşim sen hangi dünyada yaşıyorsun?" şeklinde hakaretvari, küçümseyici bakış, maalesef bugün dindarlığı kimselere bırakmayan kişilerden geliyor. İri ve acınası bir kompleksin tezahürü bu. Şaşılası bir ironi bu.
Ülkemizde bilinçli bir şekilde kültür mirasımız tasfiye edilmiş. Sürekli olarak tasfiye edilme noktasında yapılanlara ahu vah ediyoruz. Fakat kültürümüzün tekrar neşvü nema bulması konusunda hiçbir gayret sarfetmiyoruz. Edilgen tavrımızla tasfiyeye bilinçsiz bir şekilde çok ciddi destek veriyoruz.
O nedenle artık zihni bağlamda daha farklı kulvara girmeliyiz. Kültürel bağlamda donanımı gerçekleştirmek için dünü ve bugünü birlikte değerlendirmeyi denemeliyiz. Çocuklarımızı bir yandan kendi dillerini daha fazla geliştirmeleri konusunda teşvik ederken, mutlaka bir batı dilini öğrenmesi konusunda teşvikçi olmalıyız. Bu ikisini yaparken çocuğumuza "Osmanlıcayı öğrenmesi hususunda da alabildiğince ısrarcı olmalıyız.
Evet... Osmanlıca... Bu noktada yalnızca çocuklarımızın birikimli olması yetmez. Çocuklarımızın geçmişle bağ kurup gelecek noktasında daha güvenli yürüyebilmesi için adımlar atmalıyız. Bunlar belki de geç atılmış adımlar olacak. Geç de olsa kaybı giderecek adımlardır bunlar...
Anlamlı, özgün ve bereketli adımlar...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




