Her defasında toprağa sıkça vurgu yapıyoruz. Türk milleti için neler ifade ettiğinin altını çiziyoruz. Toprakla millet arasındaki bağın önemini hatırlatıyoruz. Altın değerinde olan topraklar üzerine dikilen beton yığınlarını gördükçe de canımız sıkılıyor. Buna rıza gösterenlerin nasıl bir vebale ortak olduklarını da söylemeden geri durmuyoruz. Türkiye'nin en verimli topraklarının hızlı bir şekilde yapılaşmayla birlikte yok olduğunu görmek, bir katliama gözcülük veya şahitlik etmek gibi bir şey. Biz bu gözcülüğe razı olmadığımız için, her defasında sorumluları ikaz noktasında gereken uyarıları yapıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO), hepimizi ayağa fırlatması gereken bazı verileri açıkladı. Açıklanan verilere göre, 1980'de 16,5 milyon olan sığır sayısının 10,5 milyona; 50 milyon olan koyun sayısının 23 milyona düştüğünü gösteriyor. Bu veriler, Türk milletinin toprakla olan irtibatının nasıl zayıflatıldığını açıklıyor. Son zamanlarda ortaya çıkan et sıkıntısı bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Ortada tam bir facia yaşanmakta ve aklı başında hiç kimse de bu faciaya bir son verme çabasını ortaya koymuyor.
Türkiye'nin dağları, yaylaları, köyleri hızla boşalıyor ve bu gidişe dur demesi gerekenlerden ses seda çıkmıyor. Boşalan sadece Doğu ve Güneydoğu değil, Türkiye'nin batısı da boşalıyor. Fırsat buldukça İstanbul'un hemen yanı başındaki bölgelere, Kocaeli, Adapazarı, Bolu, Bilecik gibi illerin dağlarını, yaylalarını, köylerini, kasabalarını dolaşıyoruz. Gördüğümüz manzara yürek burkan cinsten. Köyler, yaylalar, dağlar büyük ölçüde boşalmış durumda. Allah'ın her türlü nimeti bize bolca bahşettiği bu coğrafyada bunun kıymetini bilmiyor olmak, bir nankörlük alametidir.
Bir ülkede toprak işlenmiyorsa, köyler, yaylalar ıssızlaşıyorsa ortada ciddi bir sıkıntı var demektir. Türkiye gibi nüfusu kalabalık, genç nüfus oranı yüksek olan bir ülkenin toprağını ihmal etmesi mazur görülecek bir durum olmasa gerek. Son yıllarda hızlanan tarım ve hayvansal ürünleri ithalat yoluyla karşılama ihtiyacı, aslında Türkiye'nin geldiği içler acısı noktayı da gözler önüne seriyor. Tarım ve hayvancılık alanında tüm imkânlara sahip olan bir ülkenin ithalat ihtiyacı hissediyor olması şaka gibi bir şey... Bunun izahını yapabilecek aklı başında bir idarecinin olduğunu sanmıyorum.
Vahşi kapitalist sistem, Türkiye'de büyük kentleri ambalajlayarak kasabasında, köyünde kendi halinde yaşayan, toprağını işleyerek geçimini sağlayan insanların gözünde sahte bir cennete çevirmesi göç patlamasını peşinden getirdi. Bu konuda tedbir alması gereken hükümetler de sorumluluklarını yerine getirmeyince, iş bugün içinden çıkılmaz bir noktaya taşındı. Sonuç; büyük kentlerin varoşlarında sağlıksız koşullarda yaşayan milyonlar... Diğer tarafta ise terk edilmiş, sahipsiz bırakılmış kasabalar, köyler, yaylalar... Bu trajikomik bir durumdur. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir aymazlığa rastlayamazsınız.
Göç alan şehirler, ihtiyaca cevap vermek için çevresindeki verimli toprakları imara açarak adeta bir katliama davetiye çıkarmış durumda. Bundan on beş-yirmi yıl önce Marmara ve Trakya havzasında yer alan uçsuz bucaksız tarım arazilerinin yerinde şimdi beton yığınları yükselmiş durumda. Artık şehirlerde nefes alacak boş alan bulmanın imkânı kalmadı. Beton yığınları arasında sıkışıp kalan insanlar, en ufak bir kıvılcımda insan olduklarını unutarak bir anda başka bir şeye dönüşebiliyorlar. Geçmişte toprağının efendisi olan insanlar, şimdi kapitalizmin işleyen çarklarında köleliğe razı bir konuma itildiler.
Hâlbuki toprak rahmettir, berekettir. Hiçbir zaman kendisine bel bağlayanları mahcup etmemiş, hayal kırıklığına uğratmamıştır. Yeniden toprakla olan bağımızı kurabilirsek, hayatı daha yaşanabilir kılma imkânını elde etmiş olacağız. Toprağın bereketli yüzü, bugün eksikliğini hissettiğimiz birçok ihtiyacımızı da gidermiş olacak. Yeter ki biz buna hazırlıklı olalım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



