Marmara Üniversitesi'nden hocam Taner Berksoy, geçtiğimiz ay Dünya gazetesindeki köşesinde Avrupa'nın yaşadığı ekonomik krizle alakalı çok güzel bir değerlendirme yaptı. Avrupa'nın kendi sahip olduğu kaynakların ötesinde bir hayat yaşadığını ve bu düzenin de yüzyıllardır böyle devam ettiğini söylüyordu. Elbette ki, bu sahip olduğundan fazlasına dayalı bir refah düzeninin temeli de dışarıdan kaynak aktarılmasıyla ilintili bir durum ve hâlâ da devam ettirilmeye çalışılıyor. Avrupa, bu kaynak akışını devam ettiremezse kurmuş olduğu "sahte cennet" yıkılma tehlikesi yaşıyor. İşin tıkandığı noktada da, mevcut düzenin ürettiği sorunların mevcut politikalarla çözülmeye çalışılması. İş öyle bir noktaya doğru gidiyor ki, tamiratla olacak gibi değil. Belki, yıkıp yeniden yapılması gerekli.
Yüzyıllardır dışarıdan kaynak girişi, yani sömürü sayesinde abad olan bir kıta gerçeği, bugün gelinen noktada hem siyasi, hem de ekonomik olarak ikinci planda kalmaya başlayan bir Avrupa manzarasını önümüze koyuyor. Her konuda referans alınan veya gösterilen Avrupa olgusu, bu ürettiğinden fazla tüketmek ve sahip olduğundan fazlasını yaşamak isteklerini karşılayamaz halde. Ek kaynak girişine ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Berksoy, Avrupa'nın yaşadığı ikilemin de burada yattığını belirtmiş. Dışarıdan borçlanması gerek, ancak halihazırda devasa bir borç yükünün altında eziliyorlar. İşin kötüsü de, domino taşları gibi bir tanesi tepe taklak olsa, diğerleri de yıkılmak için sıraya girecekler.
Burada ilginç bir şey var. Avrupa'nın sorunlu ekonomilerini ve her an iflas endişesi taşıyan ülkeleri görüp de "bizim durumumuz ne kadar da iyi" diye düşünenler, sorunlu olduğunu kabul ettikleri AB konusunda ısrarcı tavırlarından da vazgeçmiyorlar nedense. Madem sorunlu (birikerek büyüyen ve mevcut tedbirlerle çözülmesi zor gözüken, aynı zamanda da birliği tehdit eden sorunlar bunlar) bir yapı burası, o zaman alternatiflere yönelmek gerekmiyor mu?
Avrupa'daki krizi adamakıllı okumaktan aciz kalmak, muhtemel kötü etkilerinin bize de sirayet edeceğini görememeyi getirebilir. Çünkü, Türkiye'nin ihracatının yaklaşık olarak yüzde 45-50'si AB'ye yapılıyor. İthalatın da yüzde 38'i AB'den yapılıyor, ki ihracatın da ithalat kaynaklı olduğunu düşünmek gerek. Oradaki bir sarsıntının burayı da etkilememesi düşünülemez haliyle.
Dünya genelinde yaşanan (sonuçlarının nereye gittiğini bir kenara bırakarak) halk hareketleri ve özellikle de Batı'da meydana gelen alışılmadık görüntüler, hakim sistemin çarkları arasında öğütülen insanların iyi veya kötü bir şeylerin farkına vardığının göstergesi gibi. İngiltere'deki protesto gösterileri belki bir kişinin polis tarafından öldürülmesiyle başladı, ancak gerekçeler arasında sayılan nedenler (eğitime yeterli kaynağın ayrılmaması, sosyal harcamalarda kısıntı, zenginle fakir arasındaki korkunç uçurumun varlığı gibi) İngiliz idareciler tarafından göz ardı edilmeye çalışıldı. Olayları salt bir şiddet ve taşkınlık seviyesine indirgeyerek yaşadıkları küçük çaptaki sosyal patlamayı olmamış saymaya çalıştılar. Sürdürdükleri sistemde ciddi bir arıza olduğu gerçeğini gözlerden ırak tutmaya uğraşıyorlar adeta.
Yunanistan'da, İspanya'da ekonomik kriz sebebiyle sokağa dökülen insanlar, Fransa'da birkaç sene önce yaşanan "banliyö isyanı" derken, sistemin kalbi olan New York, Wall Street'teki "işgal" hareketi küresel sistemin yeni bir krizle durumu kurtaramayabileceği gibi bir durumu gündeme getiriyor. Malum, kriz demek kapitalist sistemin nefes alması ve çarkların yeniden dönmesi demek. Bundan etkilenen kitleler, bu sefer bu kirli tezgahın farkına varmaya başlamış gibiler. Finans şirketlerinin, bankaların, büyük holdinglerin menfaatlerinin kendilerinin giderek fakirleşmesi, borçlanması ve yaşamlarını idame ettiremez noktaya gelmeleri demek olduğunu yaşayarak öğreniyorlar çünkü.
Amerika'daki yüksek oranlı işsizlik, milyonlarca insanın evsiz olması, gıda yardımı alması ve büyük borç yükü gibi hususlar, kitleleri bir sömürünün varlığı konusunda harekete geçirmiş gibi. Dünyanın geri kalanının kaynaklarının gasp edilmesi, sömürülmesi, insanların canlarına mal olan savaşlar, ülkelerin canına okuyan karışıklıklar sayesinde hayat bulan sahte bir refah, artık yerini tıkanmaya başlayan ve yeni krizlerle (yani nefes alma fırsatlarıyla) kolay kolay düzelmeyebilecek bir sıkıntıya bırakmaya başladıkça, Batı medeniyeti başka ülkelerde görmeye alıştığı "sosyal patlama" olgusunu belli ki daha çok yaşayacak. "Tok açın halinden anlamaz" lafını yaşayarak öğrenecekler belki de, bu sefer kendileri de açlar sınıfında yer alarak. Sömürü, çok küçük bir azınlık haricinde kimseye gerçek bir refah sunmuyor yani. Tokların açları anlaması bu kirli düzenin sonu olur belki de.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



