Son günlerde Anakara'da yaşanan öyle bir durum var ki, bunu tepeden tırnağa kargaşa diye ifade etmek en doğrusu. Fakat bizi ilgilendiren eğitim ve kültür konularıyla ilgili olarak seçime giren partilerin politik program yetersizliklerini hesaba katarsanız, temelden çatıya yaşanan kargaşanın niteliğini daha doğru ifade etmek mümkündür. Çünkü Kültür Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı'nın bugüne kadar nasıl bir politika belirlediği gibi bundan sonra da ne yapacağı bilinmiyor... Her vesileyle bürokratlar yöneticileri ikna ederek yönlendiriyor, kültür adamları bunları eleştiriyor ama sonuçta bürokratların dediği oluyor; atanmışlar hem seçilmişlerin, hem de kültür ve sanat adamının üstünde egemen bir irade gösteriyorlar.
Eğer bu ülkede her zaman atanmışların istedikleri oluyorsa, seçilmişler ne diye meydanlardaki kürsüye çıkarak bağırıp çağırıyorlar? Yanlışlıkları düzletme yetkileri yok veya güçleri yetmiyorsa ne diye sık sık sert ve gerginlik oluşturacak açıklamalar yapıyorlar? Mağdurların bekledikleri işleri yapacaklarına dair millete umut verip sonra da ağlama duvarında ağlayan Yahudiler gibi başka işlere dönüyorlar? Milleti bu politikacılar daha ne kadar oyalayacaklar?
Mesela Türk Ceza Kanunu TBMM'den çıkıyor, sonra da bir yıl uygulanamıyor; uygulamanın ne gibi sonuçlar verebileceğini kimse kestiremiyor. Ayrıca çıkarılan kanundan kimse memnun olmuyor. Peki öyleyse bu kanun niçin çıkarılıyor? Kimin iradesi etkili oluyor?
Cumhurbaşkanının süresi veya Başkanlık gündeme geliyor, sonra birden sükut oluyor...
Demek ki gündemde konuşulan şeyler hakkında iktidarın yeterli bir hazırlığı olmadan çıkış yaptığını, sonra da içinden çıkılamayan şeyleri beklemeye aldığını söyleyenler haklı...
Öte yandan, aralarında gizli bir ittifak olduğu anlaşılan sistemin Kemalist Sol ve Kemalist Sağ eksenli ve elbette darbeci bir zihniyetin temsilcileri olan muhalefet partilerinin, CHP-MHP olarak yapabilecekleri tek şeyin statükoyu korumaktan ibaret olduğu görülüyor. Bunların kadrolarını kaset savaşları belirlediği gibi, seçim programlarını da boş vaatler belirliyor.
Kaset savaşları ve Kürt kartları
Öncelikle CHP-MHP yöneticilerinin bir dizi kaset savaşıyla kadrolarını tasfiye veya yeniden belirleme çabalarının, benzerleri dünyada da göründüğü için çok etkili bir yol olduğu görülüyor. Baykal'ın CHP başkanlığından istifasından sonra patinin nasıl bir değişim gösterdiği biliniyor. Aksine açıklamalara rağmen, MHP'de de benzer bir durumun yaşanacağı görülüyor. Çünkü yalnız Baykal örneği değil, IMF Başkanı'nın kasetsiz ve tanıksız itham ile bile başkanlıktan ve Sarkozy'ye karşı Fransız Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiği ortada...
Demek ki, hâlâ geleneksel değerler ve aile bağlılığı ile ahlaksızlık politikayı etkiliyor.
Kasetlerle tehdit edilen Bahçeli'nin televizyonlardan birindeki garip açıklaması şöyle:
"Türk siyasi hayatı gittikçe kirleniyor. Uzun zamandır kaset siyaseti Türkiye'nin gündeminde. İki arkadaşımızın kaseti yayınlandı. İki kaset ile daha karşılaştık. Onlardan da aynı şeyi istedim. Fakat bu malum site tehditlerine devam etti. Devlet Bahçeli'ye açık mektup yayınladılar. Yeni kasetler internete koyacaklarını söylediler. Bunlarla ilgili bir yayında bulunmadılar. Fakat bu açık bir tehdittir. Hiçkimse bir siyasi partiye tehdit ve şantajda bulunamaz." Fakat böyle bir tehdit ve şantaj yapıldı, sonuç da alındı. Bahçeli, "Yeni görüntüler ortaya çıkarsa?" sorusuna şöyle cevap veriyor: "Gereği neyse o yapılır. Aynı uygulama istenir. İstifaları istenir. Yalnız İslami çizgiden geldiğini iddia eden bir siyasi hareketin siyasi bir tavır göstermesi gerekir." Bu cevabın şaşırtıcı yanı, "İslami çizgiden geldiğini iddia eden bir siyasi hareket" ifadesi olmuştur. Hâlbuki herkes MHP'nin milliyetçi çizgiden geldiğini sanıyor... Görüldüğü gibi, bu milletin temel ekseni bilinen ahlak anlayışına ters ilişkilere giren ve özü ile sözü bir olmayan bir düzine MHP'li üst yönetici ve milletvekili adayı tasfiye oldu. Bu "özel hayat" veya komplo ve benzeri sözlerle geçiştirilemeyecek kadar yanlış bir siyasi tavır...
"ABD Kürtleri kurban etti!" diyen PKK'nın iki numarası Murat Karayılan Kandil'den Türkiye'ye çeşitli mesajlar gönderdiğine göre, o da yaşadıkları saçmalığın farkına varmıştır. Devlet ile İmralı arasındaki görüşmelerin sürdüğünü öne süren Karayılan, "15 Haziran'a kadar süreç netleşmeli. Türkiye siyaseti Kürt toplumu açısından güven verici adımlar atmazsa başımızın çaresine bakarız" demiş ve APO ağızlı bir gündem oluşturmak istemiştir. Karayılan, Ortadoğu'da değişen dengelerden ABD'nin Ortadoğu politikalarına, 12 Haziran eşiğinden ABD'nin Kürtler'den vazgeçtiği yönündeki sözlerine kadar bir dizi şok açıklamalara girişirken, aslında bağımsız devlet hedeflerinin iflas ettiğini de ifade etmiş oldu. Çünkü ABD'nin işgal güçlerinden medet uman bir onurlu toplum ve bağımsız bir devlet olma umudu yoktur.
Seçimin kaderini belirlemek
Bu ülkenin sonucu önceden belli seçimleri tartışmasının faydası yok; bu bir hedef saptırmadır. Fakat partilerin aday listeleriyle söylemlerinin tartışılması tabii... Bu arada siyasi partilerin ülkenin sosyal ve siyasal yapısı içindeki rollerinin iyi bilinmesi gerekir. Her gerçek siyasi parti, bulunduğu ülke sorunlarının çözümü ve geleceğinin şekillenmesi için projeler üretir, politika geliştirir; bunları parti programı halinde genel seçimlerde halkın önüne koyar. Seçimlerde oylanan yalnız kişiler değil, onların da temsil ettiği düşünce ve projelerdir. Parti lideri sadece belli bir kadronun değil, topluca benimsenen fikrin de temsilcisidir.
Türkiye'de çok yüklü bir gündem ile genç neslin giderek artan beklentileri var. Gelişen ülkelerin üretim ile işsizlik gibi kolay çözümlenemeyen meseleleri yanında, demokratikleşmeye bağlı meseleleri de söz konusu. Sivil bir Anayasa hazırlanması ise, bu ülkenin en temel meselesi gibi algılanılıyor. Bu arada başörtüsü ve azınlıklarla ötekileştirilenlerin hakları konusunda açılımlar gibi özgürleşme konuları ile başka hususlar da gündemdeki yerini koruyor.
Seçimin kaderini, elbette parti liderleriyle kadroları kadar, bir kısmını sıraladığımız temel meselelerle ilgili hususlardaki görüş ve taahhüt niteliğindeki söylemleri belirleyecektir.
Öncelikle Türk halkının temel tercihlerinde Erbakan Hoca'nın "Milli Görüş" diye nitelendirdiği, tarihsel kimliğimizle ilgili ana eksen belirleyici unsurdur ve bu husus, Batılılaşma döneminde bir hayli saptırılmıştır. Son yıllarda gündeme getirilen "eksen kayma" tartışmaları, aslında bu milletin temel tercihleri yönündeki eksenine yeniden oturtulduğunun göstergesidir. Bu gösterge Erbakan Hoca'nın cenazesine gösterilen olağanüstü ilgi ile de pekişmiş sayılır.
Artık hiç kimse veya bir kadro, önceki dönemlerde görüldüğü gibi bu milletin eksenini değiştirme, kendi tarihsel kimliği dışındaki örneklere veya ülkelere benzeme çabasını gerekli ve zaruri gösteremez. Böyle bir teşebbüs yüzyıllık geçmişin anakronik tekrarı olabilir.
Bu ülkede demokratik değişimi ve ülkeyi kalkındıracak gelişimi projelendirmemiş hiçbir siyasi kadronun başarılı olması mümkün değildir. Türkiye'nin öncü olduğu Ortadoğu politikalarını değiştirmek ve üretimi artırmak isteyenlerin iktidar olabileceği bir ortam oluştu. Başka bir gücün iktidar olabilmesi mümkün değil ve ülkede yapabileceği hiç bir şey yoktur.
Elbette yeni Anayasa ile milletin günlük hayatına, ibadet şekillerine ve üniter devlet yapısına aykırı görülen geleneksel yaşama biçimlerine getirilen yasaklar serbest olmalıdır. Türbelerle birlikte kapatılan tekkelerin açılmasıyla kıyamet kopmayacağına, türbelerin açılmasını örnek göstermek gerekir. Tarihte örneği olmayan Alevi Cem Evleri devletlilerin katıldığı törenlerle açılırken, diğer tarikatlara ait Dergâhların kapalı kalmasının tuhaflığı anlatılmalıdır.
Çoğunluğu Fransız Hıristiyan tarikatlarının yabancı dilde ve rahiplerle rahibeler kontrolünde, kiliselerle donatılmış okullardaki eğitimleri laikliğe aykırı görülmezken, İslâm diniyle ilgili eğitim veren devlet okulları bazı bürokratlar tarafından düşman ilan edilebiliyor.
TSK'da epeyce bir zaman kendisi namaz kıldığı veya eşi başörtülü olduğu için yargı yolu kapalı olarak görevinden atılan ve kamu işinde çalıştırılmayan subayların hakları verilmeli ve Fransız Ordusu'ndaki Müslüman askerlerin ibadetlerine yardımcı olmak için görevlendirilen İmam Subayı olduğunu da laik devlet uygulaması olarak gündeme getirilmelidir.
Yasaları çıkaran TBMM'nin yetkilerine sahip çıkması gerekir. Anayasa Mahkemesi üyeleriyle asker-sivil bürokratların yasa yapma yetkisi olmadığı herkes tarafından bilinmeli...
Kısacası, iktidarda muktedir olabileceğine inandıran liderler seçimin kaderini belirler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



