Bizler bu dünyaya, sadece dünyamızı mamur etmek için gelmedik. Bizim hâlâ ideallerimiz ve büyük bir davamız var. Bizler "uydum kalabalığa" diyenlerden olmaktansa, burada tek başımıza yalnız kalmayı tercih ederiz. Çünkü biz yeri geldiği zaman Hz. İbrahim gibi "ümmeten vahideh" yani "tek başına bir ümmet" olarak yalnız savaşmasını da biliriz. Belki Yunus Emre'nin "Er yarın hak divanında belli olur" diye bahsettiği o zor gün gelene kadar hep böyle garip de kalabiliriz. Sorun değil, bizim için hayat iman ve cihattan ibarettir. Yalnız kalmak pahasına da olsa, düşünce planında birlikteliğimizin merkezi olarak Mekke'yi işaret etmeye devam edeceğiz.
İç âlemimizde bu duyguların izlerini gördüğümüzden dolayıdır ki, bize kıble olarak Brüksel'i işaret edenler hiçbir zaman bizleri tatmin edemeyecektir. Bizler Mekke aşkıyla, fikren ve amelen Kâbe'de buluşma özlemiyle yanıp tutuştuğumuz müddetçe, büyük idealimizden vazgeçecek de değiliz. Bugün bir zamanlar çokça bahsettiğimiz; putları yıkan İbrahimî bir ruhu yeniden canlandırmak zorundayız. Bakmayın gönlündeki putları kıramayanların bizleri anlayamamasına...
İbrahimî bir dirilişten bahsediyorsak, Hz. İbrahim'in davasının merkezi olan Kâbe'nin önemini ve tüm Müslümanların kıble birliğinin anlamını bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Müslümanların zahirde görülen yön birlikteliğinin, yani kıbleye yönelmelerinin birçok hikmetleri olsa gerektir. Bu yönelişin sadece ibadet alanına has bir yöneliş olduğunu zannetmek hatalı bir yaklaşımdır. Şöyle ki, bu yaklaşım dini ibadetten ibaret olarak algılayan kimselerin; "Bu ülkede camiler açıktır, isteyen istediği gibi ibadet eder" şeklindeki ham yaklaşımlarını çağrıştırmaktadır. Bu zihniyettekiler, Müslümanların zulüm düzenine ve haksızlıklara engel olacak idealleri taşımalarından rahatsızlık duyarlar. Yani bu bir nevi sizin zalimlerle ne işiniz var, namaz kılıp, oruç tutun, toplumsal meselelere sakın karışmayın demektir. Oysa Müslüman'ın toplumsal hayatın her boyutunda Kâbe'ye yönelmediği halde, yalnızca ibadet alanında Kâbe'ye yönelmesi, Müslümanca ve izzetli bir yaşantı için yetmemektedir.
Bizler manevi değerleri terk edip çivisi çıkmış medeniyete yüzümüzü döndüğümüzden beri, kıble mefhumunun anlamından da bigane kaldık. Gerek halkımız, gerekse yazarçizerlerimiz; hepten yönlerini batıl ideolojinin döndüğü yöne döndü. Tabiri caizse kıblemizi şaşırdık...
Rabbimiz bizden kendisine yönelmemizi, kendi kurallarını uygulamamızı ve Kur'an'ın ipine hep beraber sımsıkı sarılmamızı istiyordu. Buna göre yeryüzünde düşünce planında tek bir merkezde birleşmesi gereken biz Müslümanların, gerek zahirde gerekse batında yönümüzü tek bir kıbleye çevirmemiz gerekiyordu. Yani hem zihin dünyamızda hem de amellerimizle/davranışlarımızla bu birlikteliği sergileyebilmemiz lazımdı. Birliktelik düsturunu her zaman hatırlamamız için de somut bir kıbleye ihtiyaç vardı. Ve Yüce Allah Kâbe'yi yarattı ki müminler oraya doğru yönelsinler ve orada birleşsinler. Bu fiziki bir birliktelikti fakat onun bereketi amelde birleşmek olmalıydı. Yani aynı amaç için çalışabilmeli ve güç birliğini ikame edebilmeliydik.
Yazık ki bugün hep beraber yönümüzü Mekke'ye döneceğimize, nedense rotamızı Brüksel'e çevirdik. Öyle bir durumdayız ki, namazda Kâbe'ye dönüyoruz fakat namazın dışındaki içtimai hayatımızın hiçbir boyutunda Kâbe'ye doğru yöneldiğimizi söyleyemiyoruz. İbadet alanının dışında, sosyal hayatta, ekonomide, siyasette, hukukta veya diğer alanlarda Kâbe'de birleşmenin bahsini bile edemez haldeyiz.
Kâbe'nin ibadet alanında bir merkez olmanın yanı sıra birliğimizin de bir sembolü olduğunu unutmayalım, Onu onaran Hz. İbrahim gibi biz de ona karşı vefalı olalım. Ve bizler de İslami diriliş yolunda birer İbrahim olmaya çalışalım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



