Açılım süreci"nin geldiği nokta kimsenin meçhulü değil. Dağdan inmesi sağlanan PKK'lıların "Kahramanlar geçiyor" versiyonunda karşılanması halkımızı rahatsız etti. Ortaya çıkan gelişmeler, sürecin bundan sonraki bölümünün ciddi bir programla ve hatasız yürütülmesini zorunlu kılıyor.
Peki, bu noktaya nereden geldik? ABD Başkanı Obama ilk yurtdışı gezisini Türkiye'ye yapmıştı. O zaman basın ve halkın büyük bir kısmı büyülenmiş gibiydiler. Başka bir ülkenin başkanı sanki kurtarıcı gibi karşılanmıştı. Yediği, içtiği, kıyafeti, gezdiği yerler, çocuklara ilgisi gibi konular öne çıkarılıyor, Obama'nın siyasi mesajları göz ardı ediliyordu. Halbuki, dış politika duygusallığı hiç kaldıramazdı. Obama'nın siyasi isteklerinden biri de, "Türkiye'nin Kuzey Irak'ı tanıması" idi. İşte, sonradan Hükümet'in "Kürt açılımı" ismiyle başlattığı süreç Obama'nın Türkiye ziyaretiyle düğmeye basılmıştı.
Evet, Hükümet, yol haritasını belirlemeden alelacele "Kürt açılımı" projesini başlattı. Plansızlık, sürecin iyi yönetilememesine yol açtı. Başbakan çözüm, uzlaşma, anlaşma üslubu kullanacak yerde; savaş, gerilim ve polemik dilini seçti. Diğer siyasiler de aynı dili kullanınca, Türkiye liderlerin kavga alanına döndü. Sorumluluk mevkiinde olanlar birbirlerine laf yetiştirmekle meşgul oldular. Saadet Partisi yapıcı, çözüm sunucu, yol gösterici bir yöntem izlemesine rağmen, diğer partiler birbirleriyle uğraşmaktan bunu fark edemediler. Halbuki, Saadet Partisi günlerce konu üzerinde araştırmalar yapmış, problemi yerinde tespit etmiş ve "Barış ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Projesi" hazırlamış, en sağlıklı çözüm şeklini halkımızla paylaşmıştı. Süreci rant kavgasına dönüştürmek isteyen siyasi partiler hem kendileri ciddi bir program hazırlayamadılar, hem de Saadet Partisi'nin projesine kulak vermediler.
Halbuki, açılım projesi Cumhuriyet döneminin en ciddi konularından biriydi. Bu bir Türkiye problemiydi. Çözümü de birliktelikle gerçekleşebilirdi. Bu da, hassas dengelerin korunması, ince ayar yapılması demekti. Bu görev, süreci başlatanlara, yani Hükümet'e düşerdi. Hükümet'in bu konuda ciddi bir programının bulunmadığını gördük. Polemik dilini kullanması da bunun en belirgin örneğiydi.
Böylesine hassas bir konuda halkın tam desteğinin alınmasına ihtiyaç vardı. Bu iş için de devletin şefkat kanatları halkın üzerinde hissedilmeliydi. Çünkü, bazı kraldan fazla kralcı kesilenler, halkımızı devletimizden soğutmuşlardı. Hasan Cemal bu gerçeği "Eğer bölücülük diyorsanız, bölücülüğü asıl körükleyen, yani Kürtleri bu topraklarda küstüren, askerin damgasını vurduğu devlet politikalarıdır." (Milliyet,13.09.2009) şeklinde açıklarken; "Hepimizin katili bu düzendir" diyen Rasim Ozan Kütahyalı da bunun gerekçesini şöyle anlatıyordu: "Öyle bozuk, öyle adaletsiz, öyle çarpık bir düzen ki, "şehit" denilen bu gençlerimizin başörtülü eşleri ve anneleri, hala ordu evlerine giremiyor ve ordu tesislerinden yararlanamıyor." (Taraf,21.10.2009)
Bu sebepten, Hükümet, devletin bütün gücüyle bölge halkının yanında olduğunu hissettirmeli, PKK terör örgütünün dış kaynaklı olduğunu ve kesinlikle bölge halkını temsil edemeyeceğini izah edebilmeliydi. DTP baştan beri, PKK'yı bir terör örgütü olarak görmedi, Öcalan'ın sürece dahil edilmesini, hatta affını savundu. Sürecin bölge halkının ve tüm Türkiye'nin desteğini alacak şekilde yönetilememesi, bölge halkını DTP ve PKK'nın yanına itti. Hatta, süreç PKK'nın meşrulaşmasına yol açtı. İstenmeyen kişilerin de sürece müdahil olmasını sağladı.
20 Ekim günü, PKK'lılar Kandil'den Türkiye sınırına geldiler. Savcılar gözetiminde serbest bırakıldılar. DTP'nin organize ettiği toplantı ve mitinglerle selamlandılar. Birer kahraman havasıyla karşılandılar. Gösteriler yer yer gövde gösterisi ve zafer kazanma üslubuna dönüştü.Barış ve kardeşliğe ulaşmayı hedefleyen süreç böyle mi sonuçlanmalıydı? Yetkililer, "DTP'liler provokasyon yaptı" açıklamaları yaptı. Peki, bunda şaşılacak ne var? DTP, baştan beri, bayrak indirme, toplantılarında Öcalan posterlerine yer verme, Öcalan'ın affını isteme gibi davranışlarıyla zaten provokasyon içinde değiller miydi? Davul, zurna eşliğinde şov ve zafer işaretleri yapacakları sıradan insanların bile bildiği bir şeydi. Önemli olan, işi bu noktaya getirmemek için gerekli tedbirleri almaktı.
Bu gösterilere tahammül edemeyen halkımız, olaylar sonrası meydanlara döküldü. Taşkınlık sergileyen davranışları protesto etti. Bu gidişin kamplaşmaya sebep olacak tehlikeli bir sürece dönüşmemesi için gerekli tedbirler alınmalıdır. Tedbirlerin yalnız polisiye olması yeterli değildir. Şiddetin şiddeti doğuracağı artık bilinmelidir. Halkımızı sükunete davet eden çalışmalara bir an önce başlanmalıdır.
Açılım süreci, gerilim ve polemiklerle yürütüldü. Bundan sonra, itidalli, akılcı ve programlı bir şekilde yürütülmesine ihtiyaç var. Konu bir Türkiye problemi olarak görülmeli, halkın tamamının desteğini alabilecek bir yöntem geliştirilmelidir.
Mesela; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Liderler zirvesi" yapıp ortak bir hareket planı oluşturmak için daha neyi beklemektedir?.. Böyle bir zirveye, konu ile ilgili ciddi bir projesi ve bölge halkı üzerinde fikri ağırlığı olan Saadet Partisi mutlaka dahil edilmelidir. Yarın geç olmadan yetkililer sorumluluklarını yerine getirmelidirler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



