Günümüz şiirinin en önemli sorunlarındandır; "Şiirin; insan ve toplum gerçekliğine katkısı." Şairler kendi kurdukları evrenin şiirini yazarken genel olarak fiktif bir dünya kurar. Fiktif dünyanın dili güncel gerçekliğin dili ile örtüşmezse şiir gidilmesi gereken bir yeri göster(e)mediği gibi bulunulan yere de işaret edemez olur. Alın size soyut şiir. Dilden ziyade temadan kaynaklanan bu soyutluk hâli, okuyucuyu şiirden uzaklaştırır. Bunu aşmak isteyen şair, şiirine toplumsal bir renk katar. İşte Cahit Zarifoğlu, işte Akif İnan, sonra Savaş Risaleleri'ni yazan Erdem Bayazıt. Bu şairlerin savaş şiirleri bu bağlamda ele alınabilecek cinstendir. Aslında adı geçen şairlerimizin yaşadıkları gerçekliği edebi gerçekliğe çevirmeleri, şairin çağına tanık olması, savaşçılığı (mücahitliği) üzerine bir inceleme yapılsa iyi olur, diyerek ve bu işi ehline bırakarak devam etmek istiyorum sözüme. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Cahit Zarifoğlu olmasaydı Afgan cihadının en önemli yönü eksik kalırdı, kalacaktı. Altmışlı yıllardan seksen yediye kadarki dönemin Filistin mücadelesi, Hama trajedisi de. Ağzını açan birçok şairimiz Cahit Zarifoğlu'ndan bahseder de nedense onun şiirlerinde derinleştirmez sözü. Unutmayalım ki Cahit Zarifoğlu'nun şiir öğretmenliği sadece poetik değildir; aynı zamanda tematiktir de. İşte iki bin dokuzdayız ve Irak, Filistin, Afganistan hâlâ önümüzde bir acı, bir hüzün ve gözyaşı ırmağı. Korku olgusundan ziyade bir duyarsızlıkla karşı karşıyayız. Bu meyanda çok söz söylenebilir. Oysa ben daha Edward Said'den bahsedeceğim size.
2000 yılında, eline aldığı küçük bir taşı İsrail tarafına savurmaktan geri durmayan, bu taşı bütün kötülere attığını söyleyen Edward Said'den bahsedeceğim. Her zaman ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların yanında olmuştu Said. Bunu "Kaybedilmiş bir davayı savunmak, kazanılmış bir davayı savunmaktan daha iyidir" diye ifade etmişti.
Batı'da büyük tartışmalar çıkmış ve görevine son verilmesi istenmişti bundan dolayı. Öğretim görevlisi olarak çalıştığı Columbia Üniversitesi, Profesör E. Said'i söz konusu eylemin yasaları çiğnemediği gerekçesiyle korumuştu. Bizde olsaydı böyle bir olay -hele YÖK gibi bir kurum varken- çoktan kapının önüne konmuş ve linç edilmişti. "O taş bütün kötülere atılmıştır" demişti Said. ABD Başkanı George Bush'a ayakkabısını fırlatan Iraklı gazeteci Muntasar El Zeydi işte bu kültürden geliyor. Ancak muhterem Türk basınına göre Zeydi, alkol ve uyuşturucu testinden geçirilmeliymiş, Bush'a ayakkabısını fırlatması için kendisine para verilip verilmediğinin araştırılması gerekirmiş. Öyle ya G. Bush gibi birine pabuç atmak ya "meczup" birinin işidir ya kiralık birisinin. Bu çevreye göre böyle hareketlerin en masum sebebi alkol ve uyuşturucudur. Başını örten kızların artışını maddi yardım almakla izah etmeye kalkışan bu mümtaz basın, bu tür haberleri "aslında ben bu işleri para karşılığında yapıyorum." demek istiyor ama kimse anlamıyor bu meramı. Alkol ve uyuşturucu nasıl oluyorsa siyasi bir protestoya kaynaklık eder onlara göre.
Edward Said'in taş, Muntasar El Zeydi'nin ayakkabı atmasını Arap kültürüyle izah etmeye çalışanlara hatırlatma babında da şunları söyleyebiliriz: Bu olay İslam inancı ile ilgili bir husustur. Çünkü şeytan, taşlanmış ve koğulmuşların ilkidir. Müslüman her bir işinin başında "Kovulmuş/taşlanmış Şeytan'dan Allah'a sığınırım." duasını okur. Doğrusu ya Kur'anıkerim şeytanlaşan insanlardan da bahseder. İşi; fitne, fesat, bozgunculuk olan Yahudi'nin de insan-şeytanlığı tartışmasızdır. Taş atmayıp da ne yapacaksın. Filistinliler ne zamandan beri şeytan taşlar, kovulmuş şeytani bir kavim olan Yahudilerden Allah'a sığınır. Cahit Zarifoğlu'nun şiirle taşladığı şeytanı ve kâfiri; Edward Said ve Ez-Zeydi de kovmuş ve kovalamıştır. Bundan böyle Türk şiirinde taştan kelimelerini veya taşlaştırdıkları dizeleri kâfirlere, zalimlere atacak yeni şairlerin ve Olmert'e, Netanyahu'ya, hatta Şaron'a ayakkabılarını atacak yeni gazetecilerin, televizyoncuların çıkmasını beklemek hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
***
Cristine Harlbork, Hz. Peygamberin hayatını anlattığı eserinde Allah'ın tarihe müdahalesinden bahseder. Tarihin akışını değiştiren bu müdahale, Bedir Savaşı'nda gerçekleşmiştir. Yazar, üç bine karşı, üç yüz kişinin galibiyetini bu terimle özetliyor: Allah'ın tarihe müdahalesi. Nasıl? Öncelikle kâfirlerin kalplerine büyük bir ölüm korkusu yayarak. Buna mukabil Müslümanların kalplerine cesaret ve şehadet sevgisi vererek. Saniyen, attıklarını isabet ettirerek. Bu meyanda nazil olan ayet bu görüşü teyit etmektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "(Ey Rasulüm!) Attığın zaman sen atmadın; Allah attı." denmektedir. Yine Bedir Savaşı'nda Allah'ın, görünmeyen ordularla (Meleklerle) Müslümanlara yardım ettiğini Kur'an-ıkerim bize haber vermektedir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için Merhum Üstat Mahmut Sami Ramazanoğlu'nun Bedir Gazvesi ve Enfal suresinin tefsirine bakabilirsiniz.)
Hava şartları da Müslümanların lehine olarak değişmiştir Bedir Savaşı'nda. Ancak şunu unutmayalım: Bedir Savaşı öncelikle şehadeti göze alan bir Peygamber ve ordusunun zaferi olduğu kadar Hz. Peygamberin duasının da zaferidir. Siyer kitaplarının bize haber verdiğine göre Efendimiz aleyhisselam o gün "Ya Rabbi! Eğer bize galibiyet vermezsen yeryüzünde adını yüceltecek, anacak bir topluluk kalmayacak" diye dua etmiştir. Demek ki dua öncelikle fiilî sonra da sözlü olmalıdır. Unutmayalım, Hz. Musa ululazm peygamberlerden olmasına rağmen işi (dua yolu ile) Allah'a havale etmemiş ve Hızır'la yaptığı yolculukta Allah yolunda engel olacak kişiyi bizzat kendisi ortadan kaldırmıştır.
Şimdi İsrail'e karşı içinde bulunduğumuz duruma gelebiliriz. Yaptığımız nedir? Üzülmek, ağlamak, protesto etmek. Bu ve diğer faaliyetler tabi ki anlamlı ve değerli. Fakat sonuç almaktan uzak ne yazık ki. Siz protestonuza devam edin, ben öldürmeye devam edeceğim, hoyratlığı içinde İsrail.
İsrail bugün dünyanın Ergenekon'udur. Zaten İsrail diye bir devlet de yoktur. İsrail diye bir terör örgütü vardır. Ölüm korkusundan dolayı yüz yüze savaşmayı göze alamayan, ancak uykuda iken savunmasız insanların başına bombalar, füzeler yağdıran bir terör örgütüdür İsrail. İsrail devlet olsaydı, devletlerarası bir hukuka, bir savaş hukukuna bağlı olurdu. Devlet gibi savaşırdı, vur-kaç, arkadan vurma şeklinde ve Nazi hırsıyla değil.
Bunun karşısında biz Müslümanların yaptığı eylem ne kadar da cılız. İslam Birliği'nden uzak bir ümmetiz. Sınırlarımız kayıt ve kâğıt üzerinden kalplere sirayet etmiş. "Aczimi sana şikâyet ediyorum Rabbim" diyordu Taif yolculuğu dönüşünde Efendimiz. "Acz içindeyiz." Dua ediyoruz ama tarihi değiştirmiyor bu dua. Çünkü sözlü bir eylemden öteye gidemiyoruz. Oysa tarihi değiştiren Cenab-ı Hak, bizden söz ile fiili birleştirmemizi istiyor. Ne olacak? İsrail, öldürmekten yorulunca kendine sunulan barış görüşmelerini veya güya baskıları bahane ederek öldürmeye ara verecek. Silahlar geçici bir süre için susacak. Bizim de yüreğimiz soğuyacak. Ya ölen masumlar, işlenen cinayetler, acılar, uygulanan devlet terörü ve soykırım. Bunlar ne olacak?
* Cahit Zarifoğlu


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



