Akşehir'de bir ağır ceza reisinin oğlu olarak hayata atılıp onun avukatlık yaptığı yıllarda büyüdükten sonra, İstanbul'da Rıfkı Melül gibi bir edebiyat öğretmeninin talebesi olarak liseyi bitirmesi, ondaki yazı yeteneğinin gelişmesine yol açar. Çocukluğunda İstiklâl Savaşı'ında yararlıklar gösteren insanları tanıması, sonraki yıllarda yazacağı roman kişilerini iyi anlatmasına imkân verdiği gibi, İstanbul'da yarım bıraktığı üç fakülte yılları da onun kendini yetiştirmesine zemin hazırlar. Aile çevresi kadar hocaları da onun hayatı pek çok yönüyle tanımasını sağlar. Kendini bir romancı olmaya hazırladığı halde, önce hikâyeleriyle tanınır, sonra da köşe yazarı olarak hayatını sürdürmek zorunda kalır.
Tarık Buğra, üniversite yıllarında tanıdığı Küllük Kahvesi çevresindeki bağımsız kafa ve ön yargısız gönül ilişkilerini özleyip durur ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan "soğuk savaş" atmosferinden şikâyet eder. Kültür hayatımızda, hikâyelerinde olduğu kadar roman, piyes ve gazete yazılarında da hep bağımsız bir kafa ve kinsiz bir yürek taşıyan insan ve dünya özlemini dile getiren yazılarıyla tanınır. Faşist baskı atmosferini anlatan Siyah Kehribar romanı gibi, komünist terör odaklarını irdeleyen Gençliğim Eyvah romanı da aynı jakoben ve baskıcı atmosfere alışmış aydın ve eleştirmen çevrelerinden tepki gördü. İstiklâl Savaşı'nı resmi ideoloji dışında, Anadolu insanının gözüyle ele aldığı için Küçük Ağa başlangıçta Batıcı aydınların ihmaline uğradı. Bu roman dizisinin devamı olan Firavun İmanı adlı romanı da aynı edebiyat çevrelerinin tepkisine yol açtı. Fakat o bildiği yolda yürüyerek pek çok romana imza attı. Bazıları gazetelerde tefrikası edilen romanlarıyla edebiyatımızın köşe taşı oldu.
"Bir nesil yargılanıyor"
Bir otel odasında Küçük Ağa'yı yazdığı şartları, 27 Mayısçıların halka ve Müslüman kesime göz açtırmadıkları bir dönemde, Cumhuriyet'in ve İstiklal Savaşı'nın oluşumunda din adamlarının öncü fonksiyonuna dikkat çekişini unutmak mümkün değil. Sonra Hikâyeler kitabıyla lise öğrencisiyken tanışmış, "sanat sanat için" telâkkisine candan bağlılık duymuştum. Yayın yönetmeni olduğu Yol dergisi yanında, 1960'tan sonra Ayakta Durmak İstiyorum piyesiyle şahsiyetli ve haysiyetli çıkışlara hayran bıraktığını ve insanı insan yapan değerlerin sanatla yüceltilebileceğini savunduğunu hatırlıyorum.
Tarık Buğra, 1970 yılında Dr. Hüseyin Tuncer'e gönderdiği mektupta iki ilkesi olduğunu yazıyor: "İş'i kendi çıkarlarından üstün tutmak ve doğru, yararlı, iyi kötü, has, sahte, güzel, çirkin, yargılarını ne pahasına olursa olsun saklamamak; bunları açıklamayı işin yüklediği sorumluluk saymak."
Söz konusu mektupta üzerinde çalıştığını söylediği bir roman ismi var: Bir Nesil Yargılanıyor...
Bu adla bir romanı hiç yayınlanmadı ama o dönemden sonra yazdığı romanlarında bu şuurun temel düşünce olduğu görülüyor. Tarık Buğra'nın yargıladıklarının Firavun İmanı, Yağmur Beklerken, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah ve Dünyanın En Pis Sokağı adlı romanlarında yer aldığını görüyoruz. Elbette bu romanların yayınlanmasından önce tasarlanan ve üç cilt olacağı ifade edilen roman dizisiyle ne anlatmak istediği de sanıyorum ortadaki romanlarından anlaşılıyor, yargılamak çabası görülüyor.
Esasen onun eserlerinden birçoğu, A. H. Tanpınar'ın da çok önceden ifade ettiği gibi, "sosyal tenkitle insanın ferdî hayatını birlikte" ele alırken üslûp endişesini bir yana bırakmamak çabasını yansıtır. Yani Tarık Buğra, hayatı boyunca eserlerini ortaya koyarken, hem toplumu, hem ferdi, hem de sanatçı olarak kendisini sürekli yargılamayı bilen ve bunu bir sanatçı tutumu olarak sürekli koruyan, yaşadığı dönemde edebiyatımızın eşine az rastlanır şahsiyetlerinden biridir.
Onun sanat sanat içindir telâkkisi, zaruri olarak şöyle bir sorumluluğu da beraberinde getiriyordu: "...sanatkârın günlük endişelerden sıyrılarak gelecek devirlere en güzel, en mesut, en temiz düzeni araması"... Onun için sanata ihanet, topluma ihanetle eş anlamlıdır. Bir yerde şöyle der: "İnsan'a, yani topluma yararlı sanat, ancak kendi ilkeleri, kendi kuralları ve gerçekleri içerisinde oluşan sanattır."
'Küçük Ağa' O'nun ikinci adı
Bu bağımsız ve dürüst kişilik, milletinin karşı karşıya kaldığı ciddi felâketleri görmezlikten gelemezdi. İstiklâl Savaşı'nda insanımızın geçirdiği değişimi ve göğüslediği destanlık mücadeleyi anlatırken toplum 27 Mayıs hengâmesini yaşar. Eser Küçük Ağa olarak yayınlanırken, gerçekte ne olmuşsa, yani bu mücadelede din adamı nasıl öncülük etmişse romanda öyle anlatılmıştır. Toplumun geçirdiği değişim, İstanbullu Hoca'nın Küçük Ağa oluşuyla sergilenmiştir. Fakat toplumu yönlendirenler bu gerçeği o dönemde olduğu gibi, 27 Mayıs'tan sonra da daha bir şiddetle reddetmeye kalkmışlar. İhtilâlci generallerden biri, sarıkla cami avlusunda dolaşan imamı, başındaki sarığı boynuna dolayarak sürükleyebilmiştir. Böyle bir dönemde, Tarık Buğra bu toplumun temel dinamiklerini temsil edenleri hakkıyla değerlendirir. O yüzden sanat ve edebiyat çevrelerinin "sukût suikastı"na hiç önem vermez...
Cumhuriyet'in ilk döneminde görülen, İstiklâl Savaşı'nın ruhuna zıt gelişmeleri ve her türlü onurdan mahrum menfaat birliklerini Tarık Buğra "Firavun İmanı" diye adlandırdı ve bu tavırları bir romanına konu edindi. Bir dönemin sosyalistleriyle ülkücülerinin yaptıkları kavga ile gençliğimizin Çanakkale Savaşı'nda olduğu gibi kaybedildiğini, bir takım karanlık oyunlara alet edildiğini gördüğü için de Gençliğim Eyvah romanını yazdı. Bu romandaki "mozaik tip" İttihat Terakki'den 1980 öncesine kadar etkili olan ve Anadolu insanının sürekli tükenmesine yol açan çete ve mafia mantalitesini, Dünyanın En Pis Sokağı ise, basının kavgacı tutumunu ve bunu kan davasına nasıl çevirdiğini anlatır...
Bu romanlar Batıcı sol çevrelerde büyük tepki uyandırdı. Ama bu çevreden bazıları Serbest Fırka'yı anlatan Yağmur Beklerken'le Demokrat Parti'nin çıkışını anlatan Dönemeçte'yi de Küçük Ağa kadar önemsedileri. Osman Gazi'nin devlet kurucu vasfını anlatan Osmancık adlı romanıyla bir tarih şuurunu geniş kitlelere anlatmaya çalışır. Buna rağmen, Küçük Ağa Tarık Buğra'nın ikinci adı oldu.
Uzunca bir zaman Tarık Buğra Küçük Ağa ile birlikte anıldı, bazen o bundan sıkıldı. Fakat karakter bakımından olduğu kadar minnetsizlikle, hasbi fedakârlıklara duyduğu hayranlıkla da benzerler.
Sanatçının rüyası
İyi bir hikâyeci olduğu kadar usta bir romancı ve tiyatro yazarı olan Tarık Buğra'nın eserlerinde, işini iyi yapan insanın başarı ve mutluluğa ulaşma çabası önemli bir yer tutar. Bu çabanın konusu sanat ise, sanatçı da insanı ve hayati derinliğine kavramalıdır. Bitmemiş Senfoni adlı hikâyesinde ifade ettiği gibi, "sanat ve insanlık sevgisi", "büyük ve gerçek kuvvetler"dir. Bunlar sanatın ölçüsünü de belirler: Toplumun vazgeçilmez değerlerine bağlı olarak, sanat -elbette- sanat içindir...
Tank Buğra insanı ele alırken mizacın ve karakterin oluşumuna büyük önem verir. Tercihleri, sempati ve antipatileri, menfaat hesaplarıyla sosyal değerlere karşı tavrı, aşka, dostluğa ve merhamete bakışı, ona göre insanı insan yapan hususlardır. Tabii her şeyin bir bedeli vardır ve başarıyla mutluluk, onu hak edenlerindir. Kıskançlık ve kindarlık en nefret edilecek tavırlar olmasına rağmen, bazıları -maalesef- bu kötü huylara müpteladır, bunları da kendi yapıları içinde tanımak ve anlamak gerekir.
Aldanışlar, hayal kırıklıkları yaşamak istemiyorsak, çevremizdeki insanlarla insancıkları tanımalıyız. Ne yazık ki, "sanat ve insanlık sevgisi"nin temel olması gereken sanat dünyasında da büyük şahsiyetlerin yanında komplekslerinin esiri insancıklar da vardır. Toplumların en şaşırtıcı aynası olan kültür ve sanat dünyasının en garip cilvesi, bu iki tip insanın bir arada yaşayabilmesidir. Günlük hayattaki kulis ve ayak oyunlarından daha çapraşık olanları, maalesef kültür ve sanat çevrelerinin her kesiminde görülebilir. Çünkü insanoğlu, her alanda insan oluşunun garip tezahürlerini yaşayabilmektedir.
Sanatçı, aslında, sağlıklı bir toplum için hak edilmiş mutlulukların başarıların rüyasını aşkla gören insandır. O yüzden de gerçek bir sanatçı olan Tarık Buğra'nın sanat dünyasındaki yüce değerlere inanan insanlar, temel insanlık değerlerinin rüyasını görürler. Hikâyelerinden Küçük Ağa'ya, Ayakta Durmak İstiyorum adlı oyunundan Yağmur Beklerken ve Osmancık romanlarına kadar bütün sanat eserlerinde Tarık Buğra hep bu rüyayı görür. Bu anlamda sanatçının rüyası, toplumun da rüyasıdır.
İbiş'in Rüyası, sözünü ettiğimiz sanatçı rüyasını doğrudan anlatışıyla Tarık Buğra'nın eserleri arasında özel bir yere sahiptir. Küçük Ağa gibi insanı, toplumun tarihî bir dönüm noktasında ele alan romanlarından farklıdır. Yalnızlar romanından oyunlaştırılan Akümülatörlü Radyo oyunu ile pek çok benzerlikleri vardır. İkisinde de aşk, aldanış, hak edilmiş mutluluk ve başarı gibi temalarla tutkulu insanlar konu edinilmiştir; ikisi de iş, aile, arkadaş ve sanat çevrelerinde rastlanan kıskançlık, terkedilmişlik, hayal kırıklığı ve ihanet gibi hususlarla karakterlerini yansıtmaya çalışır.
"Komik-i Şehir" diye bilinen ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşayan tiyatro adamı Naşit'in hayatından izler taşıyan bu eser, Tarık Buğra'nın pek çok eseri gibi önce roman olarak yazılmış, sonra oyun ve televizyon dizisi haline getirilmiştir. Yazarımız, bir tiyatro sanatçısının rüyasını anlatırken, toplumumuzun 1930'lu yıllarına ve geleneksel tiyatromuzun sürekli yaşayan yanlarıyla yaşatanlarına da ışık tutmuş oluyor... 1950'den sonraki dönemde sanat çevrelerini de içeriden yansıtan bu eser, Tarık Buğra'nın nasıl bir yalnızlık içinde yaşadığını, hülyalarıyla sükût-ı hayallerini de ifade etmektedir.
"Yarın Diye Bir Şey Yoktur" adlı kitapta topladığı hikâyeleri arasında Bitmemiş Senfoni, Oğlumuz, Havuçlu Pilav Meselesi, Gün Akşamlıdır ve benzeri pek çok hikâyeleri sevilmiş, hikâye kitapları elden ele dolaşmıştır. Onun eserleri hep bir endişe ile yazılmıştır: Sanat eseri ortaya koymak...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



