Tarih bilinciyle daha önce kaleme aldığımız yazılarımızda, bir ülkenin geçmişiyle geleceği arasındaki köprünün tarih algısıyla inşa edilebileceğini, insanların tarihsel miraslarını hovardaca kullanmamak için mazilerini çok iyi analiz etmeleri gerektiğini ifade etmiştik. Tarih bir bilinç meselesidir. Tarih bir anlayış ve kavrama sanatıdır. Tarihi kavrayabilmek için tarihsel dökümanların kesine en yakın şekilde doğru olarak yazılması, kaynakların doğru bilgilerle donatılması, insanların zihinlerinde hiçbir şekilde şüphe izinin ve kırıntısının kalmaması gerekir.
Biz bu çarpıklığı ve tarih yanılsamasını özellikle Osmanlı tarihinin bizlere aktarılmasıyla ilgili kaynaklarda çok yaşadık. Halen aynı aktarım algısı devam ediyor mudur bilmeyiz. Bizim ilkokul dönemlerimizde Osmanlı Padişahlarından 2. Abdülhamit, "Kızılsultan" olarak lanse edilirdi. Son Padişah Vahdettin ise "Hain" olarak. Oysa 2. Abdülhamit'in Kızıl Sultan olarak zihnimize kazınmasının ve nakşedilmesinin en önemli sebeplerinden birisinin Siyonist İsrail'e yıllarca geçit vermemesinden, Filistin topraklarını onlara satmamasından kaynaklandığını çok sonraları öğrendik. Siyonist mihraklar, kendi atamızı, ecdadımızı bizlere Kızıl Sultan olarak lanse edecek bir süreci yönetmişler ve maalesef bunda başarılı olmuşlardı. Vahdettin ise ülkenin kurtuluşu ve bağımsızlığı yönünde çok önemli icraatlar gerçekleştirmiş, Mustafa Kemal'i Anadolu'nun kurtuluşu yönünde özel olarak görevlendirmiş ve Samsun'a göndermişti. Padişahlığı lağvedildikten ve yıllarca İtalya'da sürgün olarak yaşadıktan sonra bile bir Türk'ün nasıl onurlu davranması gerektiği konusunda İtalyan sefirlerine ders veriyor ve kendisine önerilen maaşı reddediyor ve şunları söylüyordu: "Ben bir Türk'üm, Türk padişahıyım. Hiçbir Türk, başka bir ülkenin kendisine iane olarak verdiği parayı kabul etmez. Bu teklifinizi hiç duymamış olayım"
Yakın tarihimiz konusunda da hiçbir şeyin net olmadığı, kafalarımızı kurcalayacak binbir donenin arşivlerde gizli kaldığını yeni yeni öğreniyoruz. Son günlerin en önemli gündem maddesi Dersim olayları bu noktada bizim tarihle yüzleşmemiz noktasında ne kadar zayıf kaldığımızın açık bir göstergesi.
Dersim'de neler oldu? Neden böyle bir harekat gerçekleştirildi? Suçsuz, günahsız insanlar neden öldürüldü? Bu planın arkasında kimler vardı? Neden böyle bir şeye giriştiler?
Kuşkusuz bu soruların cevaplarının, bağımsız tarihçiler tarafından açıkça ortaya konulması ve zihinlerimizin aydınlatılması gerek.
Bunun yanında yakın tarihimizle ilgili İstiklal Mahkemeleri gerçeğimiz de var. İstiklal Mahkemeleri'nin yaptığı katliamlardan biri olarak en çarpıcı örneğimiz, İskilipli Atıf Hoca gerçeği. İskilipli Atıf Hoca, Şapka Devrimi'nden önce Frenk Mukallitliği ismiyle bir kitap yazar. Şapka Devrimi'nden sonra ise bu kitabı şapka devrimine muhaliflik açısından bir belge sayılır ve uyduruk mahkemeler sonunda idam edilir.
Bir kanunun geçmişe rücu edemeyeceğine dair kuralın ihlal edildiği, açıkça yok sayıldığı ve seneler önce yazılmış bir kitap dolayısıyla bir yazarın, bir hoca efendinin idam edildiği bu olay, tarihimizdeki en kara sayfalardan birisidir.
Her devrin kendisine özel şartlarının bulunduğunu elbette biliyoruz. Ama, adalet kavramı, her devrin başat kavramıdır. Ne yaparsanız yapın, neyi yaparsanız yapın "adaletli" olacaksınız. Kendinize göre ihdas ettiğiniz hukuk kavramları adalet dağıtmıyorsa, orada zulüm vardır, kıyım vardır. Yüzleşmeliyiz... Tarihimizle yüzleşmeliyiz.... Eğer bu yüzleşmeyi yapabilirsek, geçmişimizle ile geleceğimiz arasındaki köprüyü en sağlam biçimde bina edebiliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



