Televizyon dizilerinde, herhalde, öncelikli sorun izleyicinin gizli kalmış ama farkında olunmayan duyguları uyandırıp bu duyguları pörsütünceye kadar kullanmak temel bir sorun olmalı. Aksi taktirde izleyiciyi ekranda tutmak, beklentiye sokmak pek mümkün değildir. İzleyicinin farkında olmadığı duyguları bir ilmeğinden yakalandığında senaryonun söndürülmesi, dolayısıyla uyandırılan duyguların mıncıklanması artık kendi çarkının hangi yönde dönmesi gerektiğini de belirlemeye başlıyor. Ancak uyandırılan duygular başlangıçtaki saflığını, ilgisini, beklentisini yitirmekle kalmıyor, duygudan başka bir şeye dönüşüyor. İzleyici de bir özne, alıcı bir kişilik olmaktan çıkıyor, adeta senaryonun sürdürülmesi, yani dizinin reytinginin seviyesinin tutturulmasında bir araca ya da nesneye dönüşüyor. Kısacası Adorno'nun deyişiyle, kültürün, aynı zamanda sanatın metalaştırılması sözkonusudur. Bu kapitalizmin dayandığı ve asla vazgeçmeyeceği bir olguyu işaret eder.
Aile odaklı diziler, kültürü ve sanatı metalaştırırken pek fazla tepki çekmezken, tarihsel olaylar konu edildiğinde, ister istemez bir yönüyle de olsa belli bir tepkinin hedefi olabilmektedir. Tepkinin olup olmaması, nedenleri ayrıca tartışmaya değer konulardır. Bazı kişi ve grupların gösterdikleri tepkileri hemen yargılamaya yeltenmek ne kadar tutarsızsa, tepkisiz kalmak da o denli istenilen bir şey olarak görülmemelidir.
Tarihi konu edinen bir dizi vesilesiyle, dizinin görsel niteliği, tarihsel olay ve olayın kişilerine bakışı, algılayışı ve ortaya konulan ürünün niteliği bir tarafa, tarih olgusuna nasıl bir yaklaşım içinde olunması gerektiği, sanıyorum, tartışılması zorunlu asıl sorun olarak görülmelidir.
Anlaşılacağı üzere tarih nedir, şeklinde basitçe ortaya konulacak bir sorunun belirleyici bir işlevi burada hatırlanmak durumundadır. Kısa ve öz olarak tarihten kastedilen, geçmişte olup biten olaylardır. Bu olaylar biriciktirler. Olay olmaları bakımından somut ve nesneldirler. Tekrarlanmazlar ve yeniden yaşanmazlar. Geçmişe aittirler, yani geçmiş zamanlıdırlar. Tarih, en basitinden olay kapsamında bulunan herşeyi, irili ufaklı, önemli önemsiz olmalarına bakmaksızın bulup ortaya çıkarmak, tesbit ve tasnif etmek, kayıt altına almak ile kendini yükümlü ve sorumlu tutar. Ancak sadece bununla yetinmez. Asıl tarih bundan sonra yükümlü ve sorumluluğunu çalıştırmaya başlar.
Geçmişte niçin bu ve benzer olaylar oldu? Olayı oluşturan bir takım şartlar, nedenler ve sonuçlar nelerdir? Bütün bunlar bugün ile ve gelecek ile ilintili olabilir mi? Bunlara bakarak birtakım yargılar oluşturabilir miyiz? Bir ders çıkartabilir miyiz? Bir değer, bir ilke, bir yasa ya da kural oluşturabilir miyiz? Elbette bu olayları tesbit, kayıt, tasnif ve yargıya bağlamak istediğimizde bir usule, bir yönteme başvurmamız gerekir. Bu usul, yöntem ne olmalıdır, nasıl olmalıdır, niçin olmalıdır? Kısacası tarih felsefesi sözkonusudur. Ne yazık ki, ihmalin ötesinde, gereği bile duyulmayan da budur. İbni Haldun, Naima ve Ahmet Cevdet Paşa, Fuad Köprülü ve Halil İnalcık gibi tarihcilerin farklılığı herhalde bu bağlamda açıklayıcı olur, öyle kabul edilmelidir.
Kendi payıma televizyon birtakım "haber"lere ulaşmada hızlı bir araçtır. "Haber"den kastım da sadece haber programları değildir. Dolayısıyla diziler, çeşitli konulardaki programlar ilgi alanımın unsurları sayılamazlar. Tarihi dizi olarak üzere tartışılan filmi bir kaç karesiyle izledim. Bir yerde üç dört saray görevlisi, saray bahçesinde başları kabak, bir külhanbeyi edasıyla yürüyorlardı. Evinde bile sarığını, serpuşunu çıkarttıktan sonra başına takke geçirmeden oturup yatmayan bir kültüre sahip kişinin, sarayda, isterse bahçesinde olsun, başı kabak dolaşması, basit tarihsel estetikten yoksunluğu işaret eder. Bir başka tarihsel tartışmaya konu olan filmde de, bir sahnesinde Said-i Nursi (rahmet dilerim)'nin ayak ayak üstüne atarak oturması da, aynı şekilde kültürel değeri özümsememenin bir göstergesisidir.
Diyeceğim, tarihimize sahip çıkarken de, eleştirirken de, tarihi kendi bağlamı içinde kavrama gereği vardır. Tarihi ve olayları, yargılarımızın ve değerlendirmemizin konusu yaparken, çok yönlü ve boyutlu bir yaklaşım içinde değilsek, bize söyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Nasıl bakılırsa bakılsın, ne türden değerlendirmeler yapılırsa yapılsın, kendi tarihimiz elbette övünç kaynağımızdır, hafızamızdır, kişiliğimizdir, özbenliğimizin mahfazasıdır. Özeleştiri de öncelikli hakkımız, yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuzdur. Sözgelimi Fatih nasıl bir iç zenginliği verirse Cem Sultan ya da Genç Osman da derin bir hüzün damarını devindirir. Tıpkı Şehzade Mustafa'nın Konya Ovası'nda boğdurulması ve babasının gözyaşlarıyla bu sahneyi izlemesindeki çaresiz ve hesapsız acı duymasında olduğu gibi. Neden ve niçin?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



