Tanzimat Fermanı, bir başka adıyla Gülhane-i Hatt-ı hümâyunu; Bosna Hersek'te ilân edileceği zaman Bosna'nın eski ailelerinden birine mensup olan Vali Ali Stolçeviç Paşa Mostar'da halkı toplar. Bütün Osmanlı ülkesinde yaşayan halkın eşitliğini ilân eden fermanı okutur.
Fermanın okunmasından sonra atı üzerinde olan Ali Paşa işaret eder. Her taraftan sesler, feryatlar, bağırıp çağrışmalar duyulur. Paşa'nın adamları aldıkları emir üzerine halkı bir güzel döverler. Bu durum yarı saat kadar sürer, herkes kaçmaya başlar. Sonra Paşa'nın yine bir işareti ile dayak faslı sona erer. Bağrışmalar, çığlıklar, gürültüler kesilir. Bunun üzerine Ali Paşa atından iner ve kılıcını yere atar. Akabinde de halka hitaben yüksek sesle:
- Şimdi dövme sırası sizde. Şimdi beni dövünüz, emrini verir. Halk saygı bağlamında ellerini kaldırıp:
- Aman, aman! Efendimiz! Çok yaşa! şeklinde Paşa'ya serenatta bulunurlar. Bunun üzerine Ali Paşa gülümseyerek konuşmasına devam eder. Bu konuşma aslında Tanzimat Fermanı'nın serencamını bütünüyle özetler. Şöyle ki:
- Okunanı işitmediniz mi? Dağdaki çobanla en güçlü vezir eşit olacak. Bakın ben sizi dövdürttüm. Şimdi sıra sizde. Gelin beni dövün!
Tabii halk da bu kudret ve mecal nerede? Bunun üzerine Ali Stolçeviç Paşa konuşmasını sürdürür:
- Mademki beni dövmüyor, dövemiyorsunuz. Ya Tanzimat Fermanı doğruyu söylemiyor yahut siz onu anlayacak, ondan faydalanacak durumda değilsiniz. Hepiniz evlerinize gidin. Rahat durun ve Padişah'a dua edin!
Hersek'te Mostar'da Gülhane hatt-ı hümayunu işte böyle ilân edilir.
Tanzimat'ın Bosna'ya girişi kolay olmaz, mukavemetler vakî olur. Nihayet Ömer Paşa Bosna'ya gelir. Valileri gaflete düşüren ve mağlubiyetlere sevk eden, halkı isyana tahrik eyleyen Mustafa Babiç Paşa'nın ikiyüzlü oyununu anlar.
Babiç ve Ali Stolçeviç Paşalar tevkif edilir, Bosna'da eşekler üzerinde gezdirilerek teşhir edilir. Ali Stolçeviç Paşa'nın eşeğini oğulları çeker. Stolçeviç Paşa bir sûi tesadüf imiş gibi bir asker tarafından atılan bir kurşunla öldürülür. Mustay İstanbul'a gönderilir. Sadrazam huzurunda muhakeme edilir.
Muhakeme esnasında asaleten kendisine müsavi olanlar tarafından muhakeme edilmek istediğini söyleyerek kılıcını masa üzerine atar. Muhakeme edilerek Bursa'ya sürgün edilir. Tanzimat ise Bosna'ya ithal edilir, Boşnaklara değil!*
Bosna-Hersek'ten mevzu açılınca insanın yüreğinin kanamaması mümkün değil. Geçtiğimiz süreçte dünyanın gözü önünde Sırp katillerin Bosnalı Müslümanlara yaptıkları, çağın en büyük kıyımı olarak belleklerimize kazılıdır.
Diğer taraftan Bosna deyince, merhum bilge kral Âliye İzzet Begoviç'i hatırlamamak büyük kıymet bilmezlik olur. Onun Bosna-Hersek için, barış için, kardeşlik için, inancı için yaptıkları gerçekten takdire değer çaba ve çalışmalardır. Onun Bosna-Hersek Müslümanlarının dirilişi bağlamındaki eylemleri anlatılmakla bitmez. Onunla paralel olarak eşi Halide Hanım'da aynı fedakârlığı göstermiş, günlerce pirinç lapası yemekten iç organları çalışmaz olmuştur. Hatta bu bağlamda Âliye İzzet Begoviç'in eşi Halide Hanıma savaş sırasında verdiği bir hediye anılmaya değer.
Bosna'da Müslümanların kıyamı sürerken Âliye İzzet Bey'de günlerce dehlizlerde yaşayarak mücadeleyi sürdürür. O ve etrafındaki mücahidlerin yediği suyla ıslatılmış pirinç lapasıdır. Bir gün eşiyle buluşan Âliye, eşine cebinden çıkardığı bir hediyeyi takdim eder. Bu küçük bir domatestir. Kendi yemeyip eşine hediye olarak getirmiştir.
Halide Hanım, 1990'lı yılların ortalarında Refah Partisi Hanım Komisyonlarının davetlisi olarak ülkemize gelir. Partinin önde gelen hanımları Halide Hanım'ı karşılar, programlar düzenlenir, Bosna'ya yardım doğrultusunda çok ciddi organizeler gerçekleştirilir. Bunun yanı sıra Halide Hanım'a İstanbul gezdirilir. İşte böyle bir demde Beykoz'da bir eve misafir edilir ve kendilerine çay ikram edilir. Halide Hanım gülümser ve ekler: "Biz çayı hasta olduğumuzda şifa niyetiyle içeriz". Tıpkı bizim ıhlamur ve nane limon içtiğimiz gibi. Onlarda yaygın olan çay değil, kahvedir. Sanırım bu noktada batıda kahvaltılarda bile temel içeceğin kahve olduğunu söylemeye gerek yok. Fakat batıda kahve denilen nesneyi pek güzel pişirdikleri de bir gerçek...
Yazımızı merhum bilge kral'ın veciz ifadeleriyle bitirelim:
"Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır."
"Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu Sırplardan dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil."
"Kur'an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O'na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır."
"Ben Avrupa'ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı'nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına."
İnanıyoruz ki, "Âliye"miz Allah'ın huzuruna çıkarken de başı önünde gitmemiş, melekleri rahat olan bir bilge olarak Allah indinde yerini almıştır. Bize düşen de o bilgenin yukarıdaki söylemini dikkate alarak evrensel inancın, evrensel düşüncenin istikamet verdiği düzlemde yol almaktır. Hiç şüphesiz böyle bir tavır alışla, Tanzimat'ın ilânıyla başlayan ümmet anlayışındaki düşüş olgusu, yerini ümmetin her alandaki dirilişine bırakacaktır...
* Süleyman Kâni İrtem, Saray ve Bâb-ı Âli, Haz. O. Selim Kocahanoğlu, İstanbul 2007, s. 78- 79.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



