Bir zamanlar Takrir-i Sükûn günleri vardı. Şimdi tarih Tahrir-i sükûn günlerini yaşıyor.
Takrir-i Sükûn günlerinde; Şeyh Sait isyanı bahane edilerek ne kadar dernek, cemiyet, oluşum parti varsa hepsi kapatıldı.
Sol'daki Orak Çekiç'ten, sağdaki Sebilurreşat'a ne kadar dergi, gazete varsa kapatıldı. Tevhid-i Efkar, Vatan, Tanin, İstiklal, İstikbal, Kahkaha, Sayha ve hatta Resimli Ay'ın kapısına kilit vuruldu.
Gazeteciler tutuklandı, muhalefet susturuldu,
Takrir-i Sükûn günlerinde önce idam edip sonra yargılayan İstiklal Mahkemeleri kuruldu.
Türkiye astığı astık kestiği kestik üç Ali'leri tanıdı. Öyle ki bir rivayete göre Ankara'da Ulus meydanına giden yollardaki idam sehpaları yüzünden zorlukla yürünüyordu.
Takrir-i Sükûn günlerinde sükunet nice âlimler darağaçlarında sallandırılarak sağlandı.
Bunlardan biri de İskilipli Atıf Hoca'ydı.
4 Mart 1925'de İnönü hükümeti tarafından Takrir-i Sükun kanunu çıkarıldı
24 Ağustos1925'de Mustafa Kemal, Kastamonu'da halka hitap etti: "Bundan böyle uygar milletler gibi giyineceğiz" dedi.
Ayakta iskarpin başta şapka olsun istedi.
2 Eylül 1925'de Şapka Kanunu çıktı.
Üç ay sonra 26 Aralık 1925'de İskilipli Atıf hoca yargılandı. Şapka devriminden bir buçuk sene önce yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli risalesi yüzünden...
Cumhuriyet devrim yapıyordu. Devrim yaparken sessizlik istiyordu. İnkılâplar darağaçlarında sallandırılanların gölgesinde ama büyük bir sükûnet! içinde gerçekleşti.
İskilipli Atıf Hoca, 4 Şubat 1926 sabahı Ankara'da İstiklal Mahkemesi kararınca asıldı. Rejim cenazesinden bile korktu. Cesedi yıkanmadan, namazı kılınmadan, Mamak'ta kimsesizler mezarlığına gömüldü.
Türkiye Takrir-i Sükûn günlerini böyle yaşadı.
Şimdi ise dünya tahrir-i sükûn günleri yaşanıyor.
Heyhat aradaki bir harflik fark, tarihin akışını değiştirecek kadar büyük.
Tahrir meydanında parıldayan kıvılcım şimdi tüm dünyayı sarıyor, sarsıyor.
Mazlumlar ayağa kalkıyor, zalimler diz çöküyor. Tunus'ta Abidin, Mısır'da Mübarek, diktatörler birer birer yıkılıyor.
Üniversite mezunu seyyar satıcı Muhammed Buazizi'nin tezgâhına el konulunca, kendini yakarak ateşlediği fitil, Tahrir Meydanı'nda karanlığı aydınlatan bir ışığa dönüşüyor. Sırada Irak, Cezayir, Yemen var. Yıllardır Batılı kuklaların eliyle sömürülen tüm mazlum halklar var.
Takrir günlerinde bir millet darağaçlarında susturulmuştu. Şimdi Tahrir'de bir millet haykırıyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Cin şişeden çıktı.
Arap gazetecinin dediği gibi; "Özgürlük rüzgârı bir kez üfledi mi ona kimse dur diyemez. Bu rüzgâr herkesi götürür"
Ancak şimdi her zamankinden daha uyanık olma zamanı. Bu rüzgârı kendi lehlerine çevirmek isteyenler olacak. Halkın başlattığı isyanı, kendi menfaatlerine devşirmek isteyen karanlık odaklar harekete geçecek. İşleri biten kukla diktatörlerin yerine halka daha sempatik gelecek işbirlikçileri iktidara getirmenin yollarını arayacak. Bu sayfanın yazarlarından Selahattin Toprak'ın geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı yazının başlığı gerçekten dikkat çekiciydi; "İsyanı halk yapıyor, devrimi İsrail"
İşte buna izin verilmemeli. Halkın başlattığı bir devrim, Amerika'nın, İsrail'in kazancına dönüşmemeli. Nitekim Diktatör Hüsnü Mübarek'in yerine İsrail yanlısı bir başka diktatör Ömer Süleyman'ın getirilmesine ilişkin oyun bu niyetin bir yansımasıydı. Ama Tahrir Meydanı'ndaki halkın sağduyusu bunu bozdu.
Bu nedenle tahrir-i sükûn günlerinde hiç olmadığı kadar ümit varız. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli. Tahrir Meydanı'ndan gelen ses 300 yıldır dünyayı baskı, dayatma, sömürü, savaş, kan ve gözyaşı ile yönetenlerin nefesini kesmeli. Tahrirdeki her adım güç değil hak merkezli bir dünyanın ilk ayak sesleri olmalı.
Bu sefer başarmalıyız.
Aksi takdirde, tahrir meydanında yeşeren bu umut sadece solmakla kalmaz, yeni Takrir-i Sükûn günlerinin başlangıcı olur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



