İran sinemasına olan ilgim uzun süredir kendini bu sayfalarda gösterdi. Farsçaya alaka duymak ve öğrenme noktasında adım atmak ile birlikte, İran'ın havasını almadan bu konuda yazılar neşretmeyi yeterli bulmuyordum. Ve lazım geleni, dostum Bünyamin Yılmaz ile birlikte yaptık. Bu satırları İran'ın başkenti Tahran'dan kaleme alıyorum.
Doğubeyazıt'tan, Gürbulak sınır kapısından geçip karayolu ile Tahran'a vardık. Sıcağı, İstanbul'dan katbekat kavurucu ancak bunaltıcı değil. İnsanları bizden çok da farklı değil (simaen). Bize empoze edilmeye çalışıldığının aksine kadınlar sosyal hayatın tam da içinde. Kadın şoförlerin sayısı erkeklerle kıyaslamaya kalkacak kadar fazla. Sinemalar mı; tahmin ettiğim gibi...
Bütün ülke sinemalarında olduğu gibi İran'da da gişeleri komedi ve duygusal filmler işgal ediyor. Genel kitlenin kabulu doğrultusunda hazırlanan filmler, kadınlı erkekli izleyiciye sunuluyor. Kadın vurgusunu özellikle yapıyorum. Çünkü Tahran'da kadın tahmininizden daha fazla hayatın içinde. Bunun bir örneği görmek üzere bir sinema salonuna giriyoruz.
Ne ben ne de Bünyamin Yılmaz, önüne sürülen şartlara kânî olacak yapıda kişiler değiliz. Kıt Farsçamızla gün boyu insanlarla anlaşmaya çalışmamız yetmiyormuş gibi bir de sinemaya gittik. Altyazısız bir İran filmi izledik. Filmin adı hiç önemli değil. Konuşulanların birçoğunu anlamıyoruz. Ama emin olun şu an oturup filmin konusuyla ilgili tahlil yazabilirim. Çok anlayışlı ya da zeki olduğumdan değil. Tam tersi; izlediğimiz filmin, zeki ya da anlayışlı izleyiciyle bir derdi olmadığından.
Ara vermeden bir buçuk saat boyunca izlediğimiz film tam bir 'Yeşilçam çakması' idi. Sonucunu rüyamızda görsek of'layıp puf'layacağımız bir öykü; genel kıstaslara bağlı ve fazlasına da ihtiyaç duymadan bir yönetim dili ve yetenek sergileyebilme noktasında aktör/aktristleri sınırlayan filme uyum sağlayan oyuncular...
Ne benim, ne de sizin bildiğiniz İran sineması bu değil; olamaz da.
İzlediğimiz filmi İran sinemasına mensup eden yegane noktalar; başörtülü kadınlar ve müstehçen olmayan sahne garantisidir. Bunun dışındaki her karesiyle klasik bir gişe 'işi' idi, izlediğimiz.
Daha önce de ifade ettiğim gibi ülke sinemalarında tanınan yönetmenlerin filmleri gişede 'başarı sağlayamaz'. Tahran sinemalarında şahit olduğumuz manzara da buydu. Gişede çok büyük başarı sağlamasa da zarar da etmeyeceğini tahmin ettiğim bu film, yapımcının bir sonraki işi için de kıstas olacaktır. Tam da bu noktada sinemanın ne kadar sanat olduğu ve ne tür işlevler gördüğü konusuna dönüyoruz.
Kadınlarla erkeklerin birlikte oturduğu, harem-selamlık uygulamanın bir teamül gibi kısmi olarak hayata geçtiği sinema salonu büyüktü. Ses sistemi son sistem değildi. Ön kısımda oturanlar için filmi duymak daha 'yakın ihtimaldi'. Velasr Meydanı'ndaki iki sinemada da 'gişe işi' diye niteleyebileceğimiz filmler vardı. Bu mevsimde normal elbet. İnkılap Meydanı'ndaki 3 ayrı sinemadaki filmler de aynı nitelikteydi. Kendi içlerinde seviye açısından büyük farklar olsa da İran'da sinema izleyicisinin genel karakteristiğinin dünyadaki genel izleyici profilinden çok da farklı olmadığını söyleyebiliriz. İnsanlar burada da sinemayı bir 'eğlence' aracı olarak görüyor.
Bir sanat olarak sinema; eğlendirmekten önce ve daha da önemli olarak geliştirmek/dönüştürmek/değiştirmek işlevlerini görür/görmelidir.
Neyse, bu konularla ilgili daha çok yazı neşredilecek bu sayfada. Dönelim gezimize. İran ziyaretimiz sırasında sinema ile ilgili resmi ve özel birçok kişi ile görüşeceğiz. Görüşmelerimizle ilgili izlenim ve haberleri bu sayfada Bünyamin Yılmaz'ın kaleminden okuyacaksınız, kuvvetle muhtemel. Ben de yeri geldikçe İran ve İran sinemasına değineceğim.
Şimdilik Tahran'dan herkese selam gönderiyoruz...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



