Tahammülsüzlük kaynağını nereden alır? Durduk yerde böyle bir soruyu neden sorduğum merak edilebilir? Kaç gündür Milli Eğitim Bakanlığı'nın felsefe, sosyoloji ve psikoloji kitaplarının müfredatını kafasına göre nasıl değiştirdiği haberlerini okuyoruz bazı gazetelerden. Yapılan yorumlar ve köşe yazıları tek kelimeyle evlere şenlik. "Felsefe Müfredatında Dini ağırlık" olarak lanse edilen bu değişikliğin boyutlarını öğrenmek için talim terbiye tarafından hazırlanan 'felsefe dersi öğretim programı'nın yeni şeklini üşenmedim ayrıntısıyla inceledim.
Basında 'felsefede dini ağırlık' başlığıyla koparılan fırtına din felsefesi ünitesinin bir adım öne alınıp bilim felsefesinin bir adım arkaya yerleştirilmesinden ibaret. Acaba felsefeye çaktırmadan din kültürü elbisesi giydirilmiş bölümler var mı diye özellikle bakıyorum. Üstelik bunu bütün objektifliğimi sonuna dek kullanarak yapıyorum.
Fazla tahammülkâr olduğumdan mıdır nedir ben öyle bilimle dini birbiriyle çatıştırarak dini öne çıkaracak bir mantığa rastlamadım.
Din felsefesi bölümünde yer alan konular sırasıyla şöyle: Dini alanın temel kavramları, Spinoza'nın ünlü felsefi eseri Etika'dan Tanrı hakkında tanımlamalar, din felsefesinin temel problemleri, Gabriel Marcel'in "Varlığın Sırrı" adlı makalesi vb.
Yeni felsefe dersi öğretim programında eleştirilen taraflardan biri de felsefeyle "hikmet"in yan yana kullanılmış olması. Ne hikmetse ben bunu anlamakta zorluk çektim. "Hikmet sevgisi" (phileo sophia) anlamına gelen bir kelimenin hikmetinden gocunmak nasıl bir akıl ve ruh halinin tezahürdür?
Yazdığı İmajoloji adlı özgün felsefi eserle dikkat çeken genç felsefeci Ali Öztürk'ün kitabından yapılan bir alıntı da birilerini yine aynı gerekçelerle rahatsız etmiş.
Ali Öztürk'ün 'İmajoloji, Felsefe ve Hikmet" başlıklı makalesinin en önemli tarafı kullandığı felsefi dilin aynı zamanda edebi bir solukla birlikte etkisini göstermiş olmasıdır. Hiç kuşkusuz bu felsefi argümanları ayakta tutma kaygısından çok bağımsız bir şey. Felsefi dilin hikmetle kucaklamasından doğan bir coşkunun tezahürü sayılabilir ancak. Öyle sanıyorum ki kupkuru anlatımlar yüzünden felsefenin adından bile ürken öğrenciler bu tarz örneklerle karşılaştıkça yeniden felsefeyle yakınlık kuracaklarıdır. Çünkü felsefe gençler için bir cangıldır. Süt verme ümidi kalmamış kuru bir memedir. Şayet felsefe aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin yollarını gösteren bir disiplin olarak takdim edilirse gençlerin yüzü duvar değil kapıya dönük olacaktır.
İşte Ali Öztürk'ün hikmetle felsefeyi yüzleştirmeye çalıştığı makalesi duvara karşı kapıyı gösteriyor: "Çağımızın en büyük sorunu köpük bilincin hikmetli sözü yutmasıdır, diyor imajoloji. Köpük-bilinç, bir yanıyla, sıradan bir sözü olduğu gibi kabul etmek ya da reddetmektir. Eğer bir bilgiye sorular sorabiliyorsak orada felsefe vardır. Bu sorular aklınızı ve vicdanınızı kullanarak sorduğunuz sorular ise orada hikmet vardır. Sıradan kabuller ise bizi sadece duygusal yapar. Duygusal olmak ise "an"a göre yaşamaktır. Dünü ve yarını düşünmeden, hakikati ve gerçeği aramadan karar vermek ve harekete geçmek insanı kendi türünden uzaklaştırarak alt türlere yaklaştırır. Hikmet ise insanın duyarlı olmasına yardımcı olur. Yani sözünde ve eyleminde tutarlı, samimi, ahlaklı ve adil olmayı gerektirir."
Elbette felsefe sorgulama, eleştirme, körü körüne kabul etmeme gibi hasletlerin gelişmesini sağlamalıdır. Buna kimsenin itirazı olduğunu sanmıyorum. Bilimsel dogmatikler hariç elbette. Çünkü onların yaptığı dinle bilimi kendi sübjektif dünyalarına uygun bir şekilde birbirine katışmayan iki dünyaya ayırmaktır. Ayırmanın yolu çatıştırmaktır. Kafalarından gelen çatırtıları din-bilim kavgasındaki yumruk sesleri zannederler. Kutsal kitaplar gibi aklın da tahrifata maruz kaldığı gerçeğinden habersizdirler. Körü körüne inanmanın en büyük muhalifi İslam'dır; fakat onlar bunu bilmezler. Bilmedikleri gibi bilmeye dair bir adım da atmazlar. İçinde bulundukları durum tam da dogmatizm tanımına uymaktadır. Felsefe her şeyden evvel bilimsel dogmatizme karşı çıkar. Soru sormak bu karşı çıkışın ilk adımıdır. Vahiy her fırsatta aklı teyakkuza geçirir. Fakat dinden maksat eğer hayalinizde canlandırdığınız önyargılar ve mesnetsiz bilgiler manzumesiyse sadece inandığınız şeyin değil bildiğiniz şeyin de mutaassıbısınız demektir. Başta sorduğum sorunun cevabı işte tam da burada yatmaktadır. Tahammülsüzlüğün kaynağında önyargı, bağnazlık ve dogmatizm yatmaktadır. Bu tür kişiler bir dakikalığına düşünmek için bile bir fikri üzerine almazlar. Empatiden alabildiğine kaçarlar. Çünkü empati en kısa süreli tahammüldür. Kendine çekidüzen vermek için bir anlığına kendini karşıdakinin yerine koymak, yani karşıdakinin ağırlığını birkaç saniyeliğine yüklenmektir. Bu düstura uymayanlar farkında olmadan ucu açık akıllarını mutlak doğru, bilimi de din haline getirmiş olmuyorlar mı? Oysa ne din bilimdir ne de bilim dindir. Olsa olsa din bilimin batnında, bilimse dinin sathında gezinir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



