Anadolu'nun yağız yiğidi... At binişini, dorunun yelelerini rüzgâra verişini izliyoruz. Elmalı'nın bozkırlarından aşışını, Şarkışla'ya varışını, ülkün uğruna Mamak zindanlarından "üşüyorum" diye haykırışını. İsyandan arî, sır perdesinden içeri...
Ey "soğuğu sert, yiğidi mert" beldelerin kavruk yüzlü delikanlısı, seni seyrediyoruz günlerce, sensizliğin hayal penceresinde...
Sen acılarını, sancılarını dindirip Keş Dağı'ndan hafif bir rüzgâr gibi "sonsuzluğun sahibi"ne giderken, tekbirler yükseliyor. Kızılay'da, Atatürk Öğrenci Yurdu'nun önünde, gözlerin bağlı olarak geçtiğin nizamiyede, Mamak'taki "medrese-i yusufiye"de, TBMM'de, Kocatepe'de, Taceddin Dergâhı'nda...
Ölüm dersti... Ve Muhsin ağabey ölümüyle ders veriyordu. Zirvelerden bir kardelen çiçeği gibi süzülerek, "kavgaya hayır" diyordu, kardeş kavgasına hayır... Herkes susuyordu... Meydanlardaki hırsının esiri olmuş politikacılar bile... Ankara'nın bağrında milyonlar son kez onu dinliyordu!..
Sessizce... Mahcupca... Ve burukca...
Omuz omuza, saf saf olmuş, birleşmiş yüzbinler; naaşının çevresinde, "ders veren sükut"ta af diliyor, helallik veriyorlardı.
Tekbirler eşliğinde... Devlet ve millet bir arada.
TBMM'de düzenlen törende, ilk defa "tekbirler getiriliyordu" yüzbinler tarafından...
Ve ilk defa laiklik elden gitmiyordu... "Haddini bildirin şunlara" denilmiyordu... Komutanlar tank yürütmüyordu...
İşte omuzlarda gidiyordu... Haksızlığa selam durmadan... Verilmiş sözlerden dönmeden... Bir avuç rantiyeci ile iş tutarak, milleti ezmeden... Rakiplerini lekelemeden... İnancı ve dik duruşundan taviz vermeden... Acı zulmü hissettirmeden...
Menzile ilerliyordu, güneşin pırıl pırıl parlattığı semanın altında...
Hacı Bayram Velî'nin önünden geçerek, Âkif'in İstiklâl Marşı'nı yazdığı Taceddin Dergâhı'nın haziresinde "Mis gibi nane kokuları arasında / Ruhumu dinlemek istiyorum" diyordu!.. 4 alpereni ise Yukarı Tekke'de...
Çanakkale'den, Türkî Cumhuriyetlerden, Sivas'tan, Medine toprağı ve Mekke'den getirilen zemzemle yıkanarak; "küçük sonsuzluktan, büyük sonsuzluğa" yolcu ediliyordu.
Dualarla... İçe akan hıçkırıklarla...
Babasının bir tanesi Firuze ise herkesi metanetli olmaya davet ediyordu... Tıpkı Sultan-ı Şuara gibi:
"Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber... / Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?"
Evet, bir yıldız daha kayıyordu gök kubbemizden ve Peygamber varislerinden birinin eli daha çekiliyordu yetimlerin başının üzerinden..
Mekânınız Cennet olsun.
Merhum Muhsin Yazıcıoğlu çok önemli sırlara vâkıftı, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Eşref Bitlis gibi... Birer birer esrarengiz trafik kazalarına kurban giden Adnan Kahveci, Mehmet Bedri İncetahtacı, Akman Akyürek, Ertuğrul Berkman, Recep Yazıcıoğlu gibi...
"Kazaların en ucuz, bazen en garantili, hiçbir riski olmayan suikast yöntemi" olduğunu daha geçtiğimiz Kasım'da okumuştuk Aksiyon'daki beyanından... 1 yılda 3 kara, 1 hava harekatı... Artık sadece masumca ölümler olmuyor bu coğrafyada...
Düşen helikopterin ELT (Acil Yer Bulma Vericisi) bozuk çıktı... "Vardı-yoktu" tartışmalarından sonra, şimdi de İçişleri Bakanı Beşir Atalay'la Esas Holding'e bağlı Medair'in sahibi Ali Sabancı arasında "çalışıyordu-çalışmıyordu" polemiği başladı. Bu olayda 112 Acil Servis gibi, NASA'nın da çaresiz olduğu açıklandı. Şimdi gözler, daha ölüm haberi gelmeden 29 Mart'ta başsağlığı ilanı verilen ve bağıra bağıra ölüme gönderilen İHA Muhabiri İsmail Güneş'in kamerasında... "Kaderleri aynı oldu" kriptosu belki de bu "karakutu"da...
İhmal mi, kaza mı, suikast mi?.. Bu sorular biran önce 'gerçekçi' cevap bekliyor. Dün olduğu gibi bugünde. Hem de Obama bu topraklara gelmeden, askerler Irak'tan çekilmeden ve dezenformasyona meydan verilmeden...
Çünkü, Anadolu'nun kavruk yüzlü yiğidi; "Hayatınızın bir saniyesine bile sahip değilsiniz. Madem böyle, o halde bunca 'fırıldağa' gerek yok" diyordu ömrünün son günlerinde.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




