Çocukluk devresi, bakış ve değerlendiriş açılarına göre kendi içinde de devrelere ayrılır. Bunlardan birincisi de şüphesiz süt devresidir.
Diğer devreleri de kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
Konuşma ve Yürüme Devresi.
Temyiz Çağı.
Murahaka (Ergenlik Öncesi) Devresi.
Şüphesiz murahaka devresi de temyiz çağındandır. Ancak ergenliğe doğru bir basamak daha üstte olması sebebiyle, ayrıca adlandırılması ve değerlendirilmesi daha doğru olandır. Bu devrede çocuğun hem fiziki hem zihnî, hem de iç dünyasındaki gelişmeler oldukça farklı ve hızlıdır...
Süt devresini ana hatlarıyla tarif etmek gerekirse, "bu devre çocuğun vücut yapısının esas itibarıyla anne sütüyle geliştiği devredir," şeklinde tarif edilebilir.
Nitekim İslâm Hukukuna göre, bu devre içinde aynı anneden süt emen çocuklar birbiriyle sütkardeşi olurlar.
Bir kadından süt emen bir çocuk, o kadının kendi öz çocuklarıyla da kardeş olur. Kadının kendi çocuklarının öz annelerinden süt emip emmeleri durumu değiştirmez. Onların zaten anne ile kan bağları vardır. Süt emen çocuğun da onlarla annelerinin sütü sebebiyle bağı oluşmuştur. Çünkü bu devrede emilen süt, çocukların ana beden yapılarına tesir eder.
Çocuğun vücut yapısının esas itibarıyla anne sütüyle geliştiği devre ekseri ilim ehline göre doğumdan itibaren ilk iki yıllık devredir. [1] Buna bakarak süt devresi şöyle de tarif edilebilir.
Süt devresi; çocuğun doğumdan itibaren ilk iki yıllık devresine denir.
Ancak birinci tarif, süt devresinin asıl sebebine işaret etmektedir. Şimdi ilim ehlini bu kanaate götüren deliller üzerinde durmakta fayda var.
Rabbimiz Zikr-i Hakîm'de; "Anneler, çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmenin tam olmasını isteyenler içindir." (Bakara 2/ 233)
Allah Resulü (sav) de Aişe Vâlidemizden gelen bir hadis-i şerifte; "Aişe! Kimler sütkardeşlerinizdir; iyi bakın. Sütkardeşliği aç karnın sütle doyduğu devrededir," [2] buyurur.
Anne sütünün bebek için kıymetini hiçbir akıl, irfan ve insaf sahibi inkâr edemez. Anne sütü, gerçekten büyük bir nimettir. Çocuğun doğumuyla sütün de harekete geçişi, içinde çocuğa lazım olan bütün gıdaları bulunduruşu, onu hastalıklardan koruyuşu, vücut direncini geliştirişi, anneye sağladığı faydalar ve daha niceleriyle üzerinde ibretle düşünülmesi gereken bir pınardır. Rahman'ın hakiki manada şükredilmesi gereken bir lütfüdür.
Doğumdan sonraki ilk 6 ay içinde anne sütünün çocuğa lazım olan bütün besin maddelerini içinde bulundurduğu, başka ek bir gıdaya ihtiyaç olmadığı, hatta ilk 4 ay içinde ek suya bile ihtiyaç duyurmadığı tıbben bilinen gerçeklerdendir.
Süt emzirmenin kemali âyet-i kerîmede de zikredildiği gibi iki yıldır. Ancak bu şart değildir. İki yıldan fazla olabileceği gibi az da olur. İki yılın doluşuyla kemal bulunca daha emzirilemez veya emzirilirse doğru olmaz diye bir kaide yoktur. Ancak emzirme devresi geçince çocuğun sütten kesilerek diğer gıdalarla beslenmesi daha doğru olandır. İki yıl dolmadan da çocuğun kendisi anneyi emmeyebilir veya annenin sütü kesilebilir. Bütün bu durumlarda çocuk ve anne için en uygun olan araştırılır ve ona göre hareket edilir.
Çocuğun sıhhatinin düşünülmesi gerektiği gibi annenin sıhhatinin, kocanın hukukunun da göz önünde bulundurulması gerekir.
Süt emzirme, anne ile çocuk arasındaki duygu bağlarını da güçlendirir, annenin ve çocuğun birbirlerine sevgilerini artırır, çocuğun kendisini güven içinde hissetmesini sağlar. Bu, çocuk için anne sütünün gıda değerinin yanında ayrı bir kıymet taşır. Bunun içindir ki anneler çocuklarını emzirme konusunda arzulu ve ısrarlı olmalı, ihmalkâr davranmamalıdırlar. İhmal hem kendilerine, hem de çocuklarına sonradan tamiri mümkün olmayan zararlar verebilir.
Çocuklar hakkında araştırma yapan her ilim ehli, süt emme ile ilgili bilgi vermek, söz söylemek, anneleri çocuklarını emzirmeye teşvik etmek zorundadır.
Bir anne çocuğunu emzirmek zorunda mıdır?
Bu noktaya gelince üzerinde durulması, cevap verilmesi gereken bir soru akla geliyor:
Bir anne çocuğunu emzirmek zorunda mıdır?
Günümüzde İslâmî hükümlere göre bir annenin çocuğunu emzirmek zorunda olmadığı, istemiyorsa emzirmeyeceği, kocasının da kendisini bu konuda zorlayamayacağı dile getiriliyor ve bu eksik bilgi, kesin ve net bilgi imiş gibi sık sık tekrarlanıyor. Bunu akademik kariyeri olanlardan duyduğumuz gibi, resmî vasfı, temsil yetkisi olan ağızlardan da duyuyoruz.
Konuya açıklık getirmeden önce bu tür sözlerin -kimden gelirse gelsin- yarım bilgilere dayalı sözler olduğunu vurgulayalım. Yarım bilgilerden neticeler çıkarmak, bunun üzerine binalar kurmak da çok defa hiç bilmemekten daha büyük zararlara sebep olur. Bu da son yıllarda çokça rastladığımız hastalıklardandır.
Kaynaklarımızın verdiği bilgiler, bir annenin kendi çocuğunu emzirmek zorunda olduğunu dile getirirler. Bu, dinen annenin üzerine vaciptir. Ortada tıbbî bir sebep yoksa çocuğunu emzirmeyen anne, bu ihmalinden veya inadından dolayı dinen sorumludur ve vebal kazanır. Hüküm böyledir. Hatta bir anne; "Çocuğu ücret karşılığı emziririm," dese, emzirmenin karşılığı olarak ücret alamaz; çünkü çocuğunu emzirdiğinde üzerine vacip olan bir işi yapmıştır, emzirmek istemeyişinin de tıbbî bir sebebe dayanmadığı ortaya çıkmıştır. Yabancı bir kadın ise emzirme karşılığı ücret alabilir; çünkü onun üzerine başkasının çocuğunu emzirmek vacip değildir. [3]
Bir çocuk için, en uygun olan sütün kendi annesinin sütü olduğunda, bir annenin kendi çocuğunu emzirirken ona başka annelerden daha şefkatli davranacağında şüphe yoktur. Bunun hem anneye hem de çocuğa faydalar sağladığını da daha önce dile getirmiştik.
O halde "bir kadının kendi çocuğunu dahi emzirmek zorunda olmadığı" fikri nereden kaynaklanmış ve bu şekilde dillere düşmüştür? Yarısı alınıp, diğer yarısı unutulan veya bilinmeyen, dolayısıyla dillerde zihinleri bulandıracak şekilde dolaşır hale gelen sözlerin temeli şu hükme dayanır:
İslâm hukukuna göre nafakayla sorumlu olan evin erkeğidir, yani çocuğun babasıdır. Nitekim âyet-i kerîmede; "Çocuklarını emziren annelerin beslenmesi ve giydirilmesi imkân çerçeveleri içinde baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü, imkânı derecesinde sorumlu tutulur." (Bakara 2/ 233) buyrulmaktadır. Çocuğun emeceği süt de bir nafakadır ve bundan sorumlu olan babadır.
Bunun içindir ki, bir anne çocuğunu emzirmez veya emzirmek istemezse, baba onu hâkim yoluyla emzirmeye zorlayamaz. Çocuğuna bir sütanne bulmak ve çocuğunun beslenmesini sağlamak zorundadır.
Bir başka ifadeyle; bir anne mahkeme yoluyla çocuğunu emzirmeye zorlanamaz. Hâkim de böyle bir yetkiye sahip değildir. Buraya kadar olan bilgi doğrudur, ancak tam değildir.
Babanın veya hâkimin anneyi zorlama yetkisinin olmaması, bir annenin çocuğunu isterse emzirmeyeceği veya emzirmezse günahkâr olmayacağı manasına gelmez. Hadisenin hâkimin müdahale hakkı yani kaza açısından değerlendirilişi ile manevi sorumluluk, yani dini açıdan değerlendirilişi birbirinden farklıdır.
Nitekim nice dini vazifelerimiz vardır, hâkim bu vazifelerimizi yapıp yapmadığımıza müdahale etmez, edemez. Fakat onlar bizim üzerimize farzdır, vaciptir ve biz onları yerine getirmezsek bunun hesabını ilâhî mahkemede veririz. Bu sebeple konu iki açıdan da ele alınmalı ve değerlendirmeler birbirine karıştırılmadan yapılmalıdır.
Ayrıca; çocuk başka annelerin göğsünü kabul etmiyorsa veya başka sütanne bulunamıyorsa böyle bir durumda hâkim zorlama hakkına da sahiptir. Çünkü çocuk için hayatî tehlike ortaya çıkmıştır ve hem baba, hem de hâkim bunu önlemek zorundadır. Dolayısıyla bu durumda anne çocuğu emzirmeye icbar edilir. [4]
İslâm adına bilgi verilirken veya açıklama yaparken önce o bilgi, kaynağından tam öğrenilmeli, sonra zihinlerde yanlış anlamalara veya istifhamlara yol açmayacak şekilde bütünüyle aktarılmalıdır.
[1] Ebu Hanife (rh.a.), bu devrenin otuz ay olduğu kanaatindedir. Ancak talebesi Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve sonraki yıllarda onun yolunu takip eden birçok Hanefî âlimi, Bakara Sûresinin 233. âyet-i kerîmesini delil göstererek iki yıl olduğu kanaatinde ittifak ederler. Bu konudaki deliller ve müzakeresi için geniş bilgi veren fıkıh kitaplarına müracaat ediniz.
[2] Hadis müttefekun aleyh olan bir hadistir. Sahîh-i Buhârî, Nikah (20/ 108) Sahîh-i Müslim, Radâ (2/ 1078, Hadis no: 1455)
[3] Bedâyiu's-Sanâyi' Kâsânî (4/ 40-41)
[4] Bedâyiu's-Sanâyi' Kâsânî (4/ 40-41)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



