Birkaç sene önce İstanbul'da "metro gazetesi" adı altında ücretsiz dağıtılan gazeteler türemişti. İki taneydi ve dünyanın büyük şehirlerinde bulunan bir uygulamanın Türkiye'ye taşınmasıydı aslen. Bu gazeteler, tabloid boydaydılar ve hemen her yerde dağıtıcılar vasıtasıyla insanlara dağıtılıyordu. İnsanların, ulaşım araçlarında vakit geçirmek adına tercih ettiği bile söylenebilirdi bu gazeteler için. Şehirle ilgili bilgiler ağırlıklı olarak yer alıyordu ve salt reklam alarak ayakta kalma hesabındaydılar. İddialı bir şekilde giriş yapan bu gazeteler, ilk zamanların ilgisi ve merakı azalınca kendi içlerinde küçülmeye gittiler ilk olarak. Eleman sayılarını azaltarak durumu idare etmeye çalıştılar, ancak uzun ömürlü olmadı maceraları. Kısa bir süre sonra kapanmak durumunda kaldılar.
Ücretsiz dağıtarak parayla satın alınma kısıtını aşmayı düşünmek, belki bir yere kadar anlaşılabilir. Ancak, ücretsiz dağıtarak parayla sattığınızın bilmem kaç misli insana ulaşıyor olmanız, ücretsiz dağıtıldığınız için sizin gazetenizi tercih eden kişileri okuyucunuz olarak kabul etmenizi sağlamayabilir. Şayet bu yol çok geçerli olsaydı, muhakkak birçok gazete de fiyatlarını arttırmaz ve mümkün mertebe ya ücretsiz olarak dağıtır yada çok sembolik rakamlarla satılırlardı. Demek ki, adına okuyucu denen kitle, gazete okumak adına bir ücret ödemeyi (ki bozukluk mertebesinde ücretler zaten) olağan sayıyor ve fiyatı yüzünden gazeteyi almamazlık pek de olağan değil.
Bedava dağıtarak hedef kitle dışındaki insanlara da ulaşabilirsiniz ve sizin ne kadar da fazla insana ulaştığınızı gören reklamverenler de gazetenizi reklam bombardımanına tutabilir. Kağıt üzerinde bu şekilde bir işleyişin olması beklenebilir. Ancak, teori pratiğe uymuyor bu safhada ve okur kitlesi net olmayan, kimlere hitap ettiği belirsiz olan yayın organları, reklam verenlerin de itimadını kazanmakta zorlanıyor haliyle. Sonuç itibariyle, her ürünü herkese satmak için değil, bir ürünü o ürünle ilgili olabileceklere tanıtmak için reklam vermek daha mantıklı ve makul.
Herhangi bir siyasi söylemi ve iddiası olmayan bu "metro gazeteleri" gibi ücretsiz dağıtılan başka gazeteler de var. Birden fazla süpermarket zincirinde, tomarla yığılı şekilde insanların almasını bekliyorlardı. Bedava oldukları halde her alışveriş yapan tarafından alınmamış, yığınla bekleyen gazeteler.
Tirajlarına bakılsa 100 bine yaklaşan veya 100 bini geçen rakamlar görüyorsunuz. Basit bir hesap yapmak gerek. Bir gazete, 50 kuruştan günlük 100 bin adet satsa 50 bin lira yapar. Bunu bir aya vurduğunuzda ise 1 milyon 500 bin lira yapar ki, bedava dağıtılması bu gelirden feragat etmesi demek oluyor. Bu gazetelerin hepsinin de lüks plazalarda, şık ofislerde, meşhur yazarlarına bol sıfırlı maaşlar ödedikleri ve parasal manada hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıkları düşünülürse, ya inanılmaz şekilde reklam alıyorlar ya da basında kuru kalabalık yapmak için destekleniyorlar sonucu çıkar ki, medyanın mevcut durumuna bir göz atmak hangisinin doğru seçenek olduğunu gösterecektir.
Hemen her gün birbirinin fotokopisi başlıklar, yorumlar, haberler yapan gazetelerin sayısına bakmak yetecektir. Allah'ın bir hikmeti, süpermarketlerde bir yanda ürün broşürleri, diğer yanda bedava dağıtılan gazeteler ve insanlar ürün broşürlerini kapışırken, dağıtılan gazeteler tomarla beklemekte. Süpermarket gazeteciliği nereye kadar sürer, Allah bilir.
İleri demokrasi şımarıklığı
12 Eylül referandumu sürecinde hemen her fırsatta 12 Eylül darbesi karşıtı söylemleri ön plana çıkaran ve demokrasiperverliklerini "darbe karşıtlığı" çerçevesinde dillendiren iktidar partisi, referandum ile kendi kafasına göre değiştirmek istediklerine (yeni Anayasaya yanaşmayarak) karşı çıkanları da "darbeci" olarak yaftalamak da bir beis görmedi. Büyük bir medya propagandasıyla da devamlı 12 Eylül karşıtlığını işlediler. Her nedense, 28 Şubat gündeme gelince aynı tonda karşı çıkışlar görülmese de, 27 Nisan muhtırasına nasıl aslanlar gibi karşılık verdikleri gibi hususlar es geçilmedi. Tabii, muhtırayı kaleme alan şahsın emekli olduktan sonra lüks bir araçla ödüllendirilmesi de mevzu bahis edilmedi.
Demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi dillere pelesenk olan ama uygulamaya bir türlü geçirilmeyen kavramlarla zihinler yıkandı. Bir taraftan demokrasiden hatta "ileri demokrasi"den bahsederken, öte yandan da en temel demokratik hak ve özgürlüklere bile tahammülsüzlük görüntüsü verildi. Siyasetçinin en temel sorumluluklarından olan hesap verebilirlik ihmal edildi, soru sormak, tenkit etmek hoş karşılanmadı.
Nereden baksanız yüzde 25-30 civarındaki oyun heba olması demek olan ve 12 Eylül döneminde kalan seçim barajı uygulaması da, sözümona 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmayı vaat edenler tarafından sahipleniliyor. Oy vermeyi düşündüğü parti barajın altında kalır ve oyları heba olur korkusuyla milyonlarca insan aslında istemedikleri partilere yöneliyorlar ve gönül rızasıyla bir seçim yapmamış oluyorlar. Ne demokrasiden söz edilebilir, ne de insan haklarından böyle bir durumda.
Lafta kalan hesaplaşma söylemleri yerine insanları doğrudan etkileyen böylesi bir sorunu temsilde adalet sorununu çözmeye yanaşmamak, adaletsizlikte ısrar etmek "ileri demokrasi" diye sunulabiliyor. Her geçen gün biraz daha kabaran ve hiç de garibimize gitmeyen, hatta giderek alıştığımız "acayiplikler sicilimize" yeni bir çentik daha atıyoruz sadece. Bu çarpıklığa dayanarak şımaranlar, insanları hakir görenler, zalimleşenler de bu işin tuzu biberi tabii.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



