Er meydanı olarak bildiğimiz yerler bile özelliğini kaybetmeye başladı. Tarihi Kırkpınar yağlı güreşlerinin, bu yıl sumo güreşçilerinin gölgesinde yapılmış olması, kültürümüzün ne kadar da farklı olduğunu bir kez daha ispatladı. Spora bakışımız, spor kıyafetlerimiz, spor yerinin farklılığı gibi birçok konuda taşıdığımız güzellikleri, ne yazık ki sumo güreşçilerinin gelmesiyle bir kez daha anladık. En önemlisi ise sumo güreşçisinden pehlivan olamayacağı gerçeğini kavramış olduk.
Spor bizde, estetiktir, sağlıktır, yetenektir. Pehlivan, önce kıyafetiyle farklı, edepli ve estetik bir giyimle örnek olmaktadır. Yağlı güreş, aynı zamanda sağlığın ve yeteneklerin zorluklar içerisinde de olsa buluşabilmesidir. Bu gerçekleri bilen pehlivan, mindere çıkışından bellidir. Ve edebiyle, hazırlığıyla, mücadelesiyle ve kaybetse de efendiliği ile pehlivan olmaktadır. Çünkü bizde asıl pehlivan, öfkelendiğinde öfkesini yenendir.
Kıyafetiyle edep dışı, yediği yemek ile insanlık dışı bir görüntü içinde olan bir sumo güreşçisinden öğrenilecek tek şey, Mevlana'nın edepsizlikten öğrendiği edep olabilir. Selimiye gibi tarihi bir mekânda halkımıza karşı bunun sergilenmesi ise ağalığa sığmayan bir davranış olmuştur. Bizim koca Yusuf'larımız varken, neden başkası? Bizim pehlivanlığımız varken neden sumocu? İşte, insanımızın elindeki kıymetin farkında olmayışına en güzel örnek... Elindekini değerlendiremediği gibi, dışarıdakinin kültürünün de esiri olmaya mahkûm bir yenilmişlik psikolojisi hadisesi...
Fatih Sultan Mehmet'in, "Fatih olmasaydım, Ulubatlı Hasan olurdum" ifadesiyle yerini bulan "er"lik, komutanı güzel yapan bir güzelliktir. Er meydanı, bu güzelliklerin, yaş, boy, ağırlık gibi sınıflara ayrıldığı ama her birinin aynı güzellikte mücadele ettiği yerlerdir. Bu mücadeledeki tarz, edep ve sabır ölçüsü, aynı zamanda güzelliğin de ölçüsü olmakta ve altın kemeri hak etmektedir. Pehlivanın, elindeki bu güzellikleri gerekli tekniklerle buluşturarak rakibinin sırtını yere getirmesi ise omuzlarda taşınması için yeterlidir. Bir sumo güreşçisinin neden omuzlara alınamadığı şimdi daha iyi anlaşılabiliyor mu?
Hayatta görevimiz ne olursa olsun, bir pehlivan gibi er meydanına çıkabilmeyi başarabilmeliyiz. Meydandan kaçmak, erlikten kaçmaktır. Tarihteki misyonu yerine kendine sunulan bir oyun içinde güce, kuvvete güvenerek sumo güreşçisi olmaya çabalamak, sadece kendini inkârdır. Üstelik bunu tarihin şekillendiği bir coğrafyada ağaların arkasına sığınarak yapmaya kalkışmak, dirayetsizliktir. Bu dirayetsizliğe düşmek ise bir ferasetsizlik işaretidir. Ferasetimizi kim gölgeledi? İşte bunu bulduğumuzda, gözümüzdeki körlük de son bulacaktır. Şüphesiz bunun için bir ışık gerekecek. İşte bu ışığa da hidayet diyoruz. Bizi, el feneri ile yönlendirmeye kalkışanlara karşı güneşi göstermek için pehlivan olmak zorundayız. Meydan aynı meydan, haydi bre pehlivan...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



