Bir insan neden yazmak ister, insanı yazmaya iten sebepler nelerdir? Bu sorunun cevabını bulmamız için tarihin derinliklerine inmemiz gerekiyor. İnsanoğlu zorunluluktan dolayı mı yazıyı icad etti, yoksa insanlığın yazıyı icadı bir keyfiyet meselesi miydi, bütün bu soruların cevaplanması gerekiyor.
İnsanoğlunu yazmaya iten sürecin gelişi güzel bir sebepten dolayı ortaya çıktığını düşünmüyorum. Fenikelilerin semitik alfabeyi icadının altında yatan en önemli sebep elbetteki bir zorunluluktu. Yaşadıkları yer itibariyle bir kıyı toplumu olan Fenikeliler, deniz ulaşımında bir hayli ileri oldukları için farklı toplumlarla daha kolay etkileşim kurabiliyorlardı. Ticarette de ilerlemiş olan Fenikeliler bölge halkları arasında, gelişmiş bir medeniyeti temsil ediyorlardı.
Sümerlerin bulduğu çivi yazısını Fenikeliler geliştirmiş ve oluşturdukları Fenike alfabesiyle, yazının daha geniş coğrafyalara yayılmasına yardımcı olmuşlardır. Hiyeroglifi geliştiren Mısırlılar da, yazı çeşidine katkı sunmuştur; fakat bugün kullandığımız Latin alfabesinin temeli Fenikelilerin icat etiği alfabedir. Günümüze ulaşan birçok kutsal metinde Fenike alfabesiyle yazılmıştır. Fenike alfabesiyle tanışan Yunanlılar da, alfabeye sesli harfler sokarak bir ilke imza atmışlardır.
Sümer, Mısır, Fenike ve Yunan medeniyetinin etkileriyle yazılı kültür gelişim göstermiş. Öyle ki, yazı karakterleri ve yazım şekli çağımızda bir bilim dalı haline geldi. Grafoloji denen bilim dalı, kişinin el yazısından yola çıkarak o kişinin psikolojik durumu hakkında bilgi edinmemize yardımcı oluyor. Grafoloji bilimine göre kişinin el yazısı o kişinin psikolojik durumunu ortaya koyuyor. Yazma eylemini, kas ve sinir sistemine dayandıran grafoloji, aynı zamanda kişinin karakterini öğrenmemize yardımcı oluyor.
Çoğu kişi bu yöntemi sağlıklı bulmasa da grafoloji literatürde kendine bir yer edinmiş durumda. Ben de kişinin hangi ruh hali içinde yazdığını tespit etmenin çok da zor olmadığı görüşündeyim. Yazı analizi, süreklilik, hız, boyut ve basınç gibi farklı etkenlerin bir araya getirilerek yapılan değerlendirmenin sonucudur. Bu anlamıyla komplike bir iştir ve bilimsel bir yönü vardır. Daha çok hukuksal alanda kullanılan bu yöntemin ayrıştırıcı bir özelliği de var. Zamanla psikologlar tarafından da başvurulan bir yöntem haline gelen grafoloji, giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Ama yazı işiyle daha çok edebiyatçılar uğraştığı için onların el yazıları ve yazdıkları eserlerin orijinal metinleri hep gündemde olmuştur. Çoğu müzayedede, ünlü yazarların okurlarına imzaladıkları kitaplar yüksek fiyata alıcı bulmuştur. Yazarların el yazısı ile kaleme aldıkları kitapların orijinal metinleri ise daha yüksek fiyatlar verilerek kolleksiyonerler tarafından alınmaktadır. Bilgisayar kullanımın yaygınlaştığı bu dönemde bile birçok yazar halen el yazısı ile yazmaktadır. Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’ta eserlerini, önce boş kağıtların üzerine dökmektedir.
Yazarlar arasında el yazısı ünlenen isimlerin başından H.G. Wells gelmektedir. Elyazısı bir hayli kötü olan Wells’in yazdıklarını çözümlemek için, iki kişi gerekiyormuş. Elyazısı kötü olduğu için birçok yayınevinin Wells’in romanlarını geri çevirdiği de rivayet edilmektedir. Charles Dıckens ise Wells’in tersine itinalı bir şekilde yazarmış. Dıckens, kağıdın rengine yakın bir mürekkep tonu seçermiş. James Joyce ise ekseriyetle siyah mürekkeple yazarmış, Joyce yazdıklarını daha sonra farklı bir mürekkeple temize geçermiş.
Bernard Shaw kendine ait bir yazı stiliyle yazarmış. Balzac, bütün gününü yazmakla geçirirmiş, ünlü yazar günde ortalama 50 sayfa yazarmış. Alexander Dumas’ta yazı yazmaya başladıktan sonra yazdığı eseri bitirmeden masadan kalkmazmış, bazen haftalar bazen aylar sürermiş. Dr. Ali Şeriati’de, yazı yazmaya başlayınca dış dünyadan kendine soyutlayarak, yemek ihtiyacı bile hissetmeden, saatlerce yazarmış. Oğlunun bu durumunda şikayetçi olan babası, onu bir kuleyi kapatın yanına kitaplarını ve sigarısını verin, bunlar onun yaşması için yeterli olur diyerek, Şeriati’nin yazım sürecini önümüze koyuyordu.
Her yazarın izlediği farklı bir yol olması doğal, şimdi grafoloji yönetimiyle bu yazarların psikolojik durumlarını incelemeye kalksak birçoğu ruh hastası çıkar herhalde. Eğer bir insan sisteme muhalif ya da, toplumun çoğunluğundan farklı şeyler düşünüp yazıyorsa genellikle ruh hastası teşhisi konulur. Bir de, yazarların çalışırken takındıkları ruh halleri var ki onları da yazarsak grafologlara epey malzeme vermiş oluruz…
Yazının icadından bugüne çok şey değişti, değişmeyen tek şey ise insanoğlunun kendisini anlatmaya olan ihtiyacı. İnsanoğlu bu ihtiyacı ekseriyetle yazarak giderir belki. Yazım şekli, yazım türü ve araçları değişse de insanın yazıya olan ihtiyacı dünyanın sonun kadar süreceğe benziyor. Yazmak konuşmanın da ötesinde bir ihtiyaç, bir ifade şekli.
İ.Ö 3500 yıllarında icad edilen yazı, artık bir bilim dalı da olduğuna göre siz de yazmaktan geri kalmayın sakın. Ama duvarlara değil, beyaz kağıtlara lütfen.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



