Vahdettin hakkında Ecevit’in görüşleri Amerika’nın yeniden keşfi gibi olmasına rağmen, durgun fikir hayatımızda ilgi çekici dalgalanmalara sebep oldu. Fakat konuyu fikir adamlarıyla tarihçilerin değil de iki eski politikacının tartışmaya başlaması, geçtiğimiz haftanın en ilgi çekici aktüalitesiydi. Konunun tarihçilerden çok politikacıları ilgilendiren tarafı nedir diye düşündüğünüz zaman, ortaya garip bir zihniyet meselesi ortaya çıkıyor. Çünkü yakın tarih dünyanın her tarafında siyasetin bir parçası olarak tartışılır ve taraflar tarihi şahsiyetler üzerinden siyaset yapmaya çalışır. Bizde de hep böyle olmuştur; Atatürk üzerinden siyaset yapanların maksatları birbirine ters de olsa da sürekli menfaat hesapları içindedirler.
Demirel, Türkiye’deki sistemin bu tartışma ile sarsılacağını söyleyerek, tarihçilerin alanına giren bir konuyu Türkiye’nin temel referanslarıyla ilgili göstermeye ve her türden hassasiyetleri manipüle etmeye çalışıyor. Bununla amacı, TMSF’ye devredilen kardeşinin servetini kurtarmaya ve iki kardeşiyle iki yeğeninin oluşturduğu kötü imajı silmeye çalışmak gibi görünüyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamından ayrıldığından beri itibar kaybediyor.
Sözün kısası, hem Ecevit’in, hem de Demirel’in Vahdettin ile Atatürk karşılaştırmasında bilinen rant endişeleri öne çıkmıştır. İkisinin de seksenine merdiven dayadıkları bu yaşlarda hâlâ gündemde kalmaktan başka dertleri yok gibidir. Osmanlı tarihi gibi hiç bilmediği bir konuda kitap yazmaya yeltenen Ecevit ne kadar çarpık bir kişilikse, Demirel de o kadar yanlış adam. Bu yanlış adamlarla kırk yıldır yönetilen ülkemize acımaktan başka bir şey yapamıyoruz...
Sultan Vahdettin meselesi
Yıllardan beri pek çok tarihçinin tartıştığı bir husustur Sultan Vahdettin meselesi. Nihal Atsız ve İsmail Hami Danişmend gibi şahsiyetlerin belli çevrelerde konuşup yazdıklarının Necip Fazıl tarafından cesur bir monografi ile “Vatan haini değil büyük vatan dostu” alt başlığıyla tez halinde ortaya konmasından sonra mesele, 1967’den 1983’e kadar resmi ideoloji ve hakikat arasında tam bir düelloya dönüşmüştü. Bu arada 12 Eylül darbesi olmuş ve ihtilâl sözcüleri Necip Fazıl’ın 79 yaşında bir buçuk yıl hapse mahkum edilerek infazını da Kenan Evren’e onaylatmışlardı. Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’ya göndererek Milli Mücadele’yi gizlice desteklediğinin ifade edilmesi ve vatan haini olmadığının söylenmesi Atatürk’e “imaen hakaret ettiği” yolunda tuhaf bir mantığın geliştirilmesine yol açmıştı. Halbuki bu husus pek çok hatırat ile devletin yayınladığı ansiklopedilerde de ifade edilmişti.
1987 ve 1995 yıllarında yine Zaman Gazetesi’nin başlattığı bir tartışmanın hikâyesi Fehmi Koru tarafından bir dizi yazıya konu edinilmiş ve tarafların görüşleri de Taha Kıvanç’ın Not Defteri adlı kitabında ortaya konmuştu. Kemalistler adına Uğur Mumcu bugün Demirel’in itiraz ettiği ve bazı gazetecilerle kutsal - derin devlet yanlılarını harekete geçirdiği konuları rahatlıkla benimsemiş, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Sultan Vahdettin’in göndermiş olmasının Kemalizm ve sistem açısından hiçbir zaaf teşkil etmediğini söylemişti.
1990’lı yıllarda bu konu genç tarihçiler arasında tartışılmaya devam etti. Çünkü hak ve hakikat kaygısı siyasetin ötesinde bir mesele olduğu için Vahdettin ve hanedan meselesi de Murat Bardakçı ve İlber Ortaylı gibi tarihçiler tarafından yeniden konuşulmaya başlanmıştı. Murat Bardakçı’nın Şah Baba ve Yılmaz Çetiner’in Vahdettin adlı popüler kitapları konuyla ilgilenenlerin meraklarını tatmine ve Osmanlı hanedanının son mensuplarının Vahdettin’le birlikte anlatılmasına, yaşadıkları drama ilgi gösterilmesine yol açmıştı. Zaten daha önce Kadir Mısıroğlu ile Tarık Mümtaz Göztepe gibi şahsiyetlerin Osmanlılar hakkında yayınladıkları kitaplar vardı. Yani mesele politikacılardan çok önce tarihçiler tarafından biliniyor, belgeler tartışılmış ve konu ilgililer açından yeterince aydınlatılmıştı.
Bu kez meselenin hiç de sanıldığı kadar sıradan bir tarihi hakikat olmadığını söyleyerek pek çok gazeteciyi Ecevit’e karşı kışkırtan Demirel’in sürekli gündemde kalma çabası sonuç verdi. Bazı gazeteciler Karaoğlan’a verdikleri desteği “Haram olsun!” sözleriyle geri aldılar.
Demirel’in bazı gazetecileri bizzat arayarak kendisine karşı bir manipülasyona girdiğini söyleyen Ecevit basın toplantısı düzenleyerek, “Kimse benden daha fazla Atatürkçü, cumhuriyetçi olamaz. Ama bazı gerçekleri görmenin ve göstermenin zamanı geldi. Bunların bilinmesinin Cumhuriyetimize hiçbir zararı olmaz” dedi. Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ısrarla savunan Ecevit, o dönemde İstanbul’da herkes tarafından tanınan Mustafa Kemal’in, istihbaratçılarla padişahtan habersiz Samsun’a gitmesinin mümkün olmadığını ifade etti.
Vahdettin’in, Atatürk’ün Samsun’a ne zaman ve niçin gideceğini bildiğini savunan Ecevit şöyle dedi: “İstanbul’dan kalkacak, padişahın gözleri önünde ondan habersiz Bandırma gibi bir vapurla Samsun’a gidecek... Bu mümkün değil. En azından göz yummuş olmalılar.”
Gazetecilerin, Atatürk’ün Vahdettin için Nutuk’ta, “hain, müflis” gibi tabirler kullandığının hatırlatılması üzerine Ecevit, şu görüşleri dile getirdi: “Siyasette zaman zaman haklı veya haksız incitici sözler sarf edilmiş olabilir. Önemli olan gerçeklerdir. Atatürk’ün o sözleri söylemek için nedenleri olabilir.”
Ecevit’in bu açıklamaları bana Can Dündar’ın Milliyet’te 3 Temmuz 2005 günü yayınlanan “Marka tasarımcısı olarak Atatürk” adlı yazısını hatırlattı. Son cümleleri şöyleydi: “1920’li, 30’lu yıllardı. / Olanaklar dardı. / Ve tek kişilik bir halkla ilişkiler dahisi (Atatürk kastediliyor) “Türkiye tarihinin ilk ve gelmiş geçmiş en büyük tanıtım kampanyası”nı yürütüyordu.”
Acaba bu tanıtım kampanyasında dil, din ve tarih konusunda yeni bir Türkiye imajı oluşturma çabası da var mıydı? Bütün bunlar Sultan Vahdettin ile birlikte pek çok milli, insanî ve evrensel hakikatler yanında, yakın tarihin objektif hakikatlerini de kapsıyor mu?
Hain olmayan bir insana “hain” demek
Ecevit, Uğur Mumcu ve Can Dündar gibi meslekten gazeteci olan Atatürkçüler bir şeyi söylerken gizli maksat aranmıyor ama aynı konularda uzmanlara veya Necip Fazıl gibi fikir adamlarına müsamaha edilmiyor. Demirel de bunu bildiği için hassasiyetleri kaşıyarak derin devlet yardımıyla ailesinin -bir rivayete göre ortak- servetini kurtarmaya çalışıyor. Çok yazık!
Bakın şu sözleri daha önce Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisinin Tarih sayfalarında birer hak ve hakikat olarak tarih tezi açıklığında söylediği ve sonra da kitaplaştırdığı için, 1947’den ölümüne kadar anlaşılmadan dışlandı, baskı gördü, 79 yaşında öldüğünde hapis cezası vardı.
Necip Fazıl’ın iki kitabının temel tezlerini Ecevit ilk kez söyleyen biri gibi konuşuyor: “Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu. Osmanlı padişahları için iyi-kötü ayrımı yapmak doğru olmaz. Hepsinin farklı yönleri vardır. Abdülhamit’in demokratikleşmeyi engelleme ve aydınları yurtdışına gönderme gibi tavırlarını sürekli eleştiririm. Ancak olumlu bulduğum yanları da vardır. Hem dinine bağlı birisiydi, hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar, köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı.”
Bunlar bir insanın hatıratına ait cümleler değil, Ecevit’in yakın tarih görüşü. Söz konusu edilenler de yirminci yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunu şu veya bu şekilde etkilemiş insanlar. Okullarda ve resmi temsil makamlarında bu gerçeklerin aksi söylenirken, çocukluk yıllarından beri bunları aile çevresinde duyduğunu söyleyen Ecevit neden bunca yıl sustu da şimdi konuşuyor? Üstelik bütün bu hakikatlerin yıllarca bilinmemesine razı olduktan sonra, bir Osmanlı tarihi formatında yazacağı bir kitapta neden ortaya koymaya çalışıyor?
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı gibi tuhaf bir sıfatla dolaşan ve Ecevit gibi sürekli gündemde kalmak için şaşırtıcı şeyler yapan Demirel,“Vahdettin’e hain demek ayıp değil!” diyor; peki kendisine böyle bir şey denmesine râzı olabilir mi? Mason olmadığını ispat için bile yıllarca önce neden sahte vesika düzenledi?
“Vahdettin’e hain demek ayıp değil” sözü kadar tuhaf bir tavır üzerinde durulması gereken bir siyaset ahlâkını ifade ediyor. Böyle bir şeyi bu ülkede yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış bir insanın söylemesi ve yadırganmaması da anlaşılır gibi değil…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



