T ürkiye Yazarlar Birliği’yle yaptığımız Suriye gezisinden geriye damağımızda buruk bir tat kaldı. Sırayla önce Kerbela mazlumlarından Ehl-i beyt Ulularını, Muhyiddin Arabi, Mevlana Halid-i Bağdadi, Babu Sağir’de mahşeri bekleyen Türkistanlı alim Farabi, Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad, Muaviye, Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin Eyyubi ve Onu yetiştiren Nureddin Mahmut Zengi, sahabeden Ebu Hureyre, İslâm’ın ilk müezzini Bilal ve nihayet Şam’ın en şerefli misafirlerinden, Osman Gazi’nin mahzun torunu Sultan Altıncı Mehmet Vahdeddin Hanı da ziyaret etmiştik. Sultan Selim’in Mısır dönüşü tasarladığını oğlu Kanuni hayata geçirmiş. İşte Osmanoğullarının en mahzun padişahı Mehmet Vahdeddin Han, defnedildiği Süleymaniye Camii’nin arka bahçesinde kıyamete kadar İlahi adaletin tecellisini bekliyor.
Şamlı Ebu Mervan, Selimiye Camii’nin emekli İmamı ve Sultan Vahdeddin’in gönüllü türbedarı. Ebu Mervan, Osmanlı hayranı bilge bir insan. Yıllar önce bir umre dönüşü ilk ziyaretimizde, sürgünde ölen bu mahzun sultanın ayakları ucuna çömelip avuçlarımızı açmış, yaşlı gözlerle O’nun ruh-u şerifine fatihalar ikram edip, birlikte duygulanmıştık. O zaman makberi, etrafında eşi ve çocuklarındaki gibi, sadece başları ucunda hece taşı dikili toprak bir mezardan ibaretti. Sonra geniş yapraklı asmaların altında çay içip O’na yapılan haksızlığı ve O’nun yürek yakan akibetini konuşmuştuk.
Atalarımızın kültürüne ve okudukları alfabeye meğer bir turist kadar yabancılaşmışız. Eski bir devlet başkanının mezar taşını ancak üç kişi yardımlaşarak ve kekeleyerek okuyabiliyoruz… “Huval Hayyulbaki. Essultan ibnussultan Muhammed Vahideddin Han-ı Sadis. Ruhuna Fatiha. 1861-1926” En alta da doğum ve ölüm tarihleri. Makberi kuşatan siyah mermer kuşağın üzerine de Ayet-el kürsi: “Allahu la İlahe İllahu…” sure-i celilesi yazılı.
İstanbul’da dünyaya gelen Mehmet Vahdeddin, çağın ilim adamlarından özel eğitim görmüş. Yetmiş iki milletin altı yüz yıldır barış içinde ve birlikte yaşadığı Osmanlı Cihan Devletinin, Avrupalıların Müslümanlara kurdukları milliyetçilik tuzağına nasıl İttihatçı Jön Türkler eliyle düşürüldüğünü gördü. İkinci Abdulhamit Han’ın tahttan indirilip Selanik’e sürgün edilişini, henüz bir Şehzadeyken Balkan bozgununu ve birinci dünya savaşının sonuçlarını büyük bir kahırla izledi. Altmış yaşlarında tahta geçtiği zaman, ordu silahtan tecritle İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş olup, boğaza demirleyen savaş gemilerinin namluları Yıldız ve Dolmabahçe sarayını nişan alıyordu. Padişahın yatak odası top menzilindeydi.
Beyazıt karakolunu basan İngiliz devriyeleri, keyfi olarak bizim güvenlik görevlilerimizi kurşunluyorlardı. Padişahın bizzat kendisinin başkent İstanbul’dan bir kıyama-direnişe yeltenmesi mümkün değildi yahut çok cana mal olabilirdi. Tarihi bir karar verdi. Bir zamanlar Yaveri yani Emir Subayı olan Mustafa Kemal’i görevlendirdi. Onu, büyük miktarda maddi ve manevi destek vererek Samsun’a gönderdi. Peşinden de başta Erzurum ve Sivas olmak üzere, Anadolu şehirlerindeki eşrafa ve üst rütbeli Osmanlı subaylarına Mustafa Kemal’i mutlaka desteklemeleri talimatını verdi. Ankara merkezli milli mücadele başka türlü başlayamazdı. Arkasından Eşref Edip, Trabzonlu Ali Şükrü, Mehmet Akif Ersoy ve Said Nursi gibi vatanperver aydınlar, yanlarına dergi klişeleri ve baskı malzemelerini de alarak teker-teker Kuvayı Milliye’ye katılmak üzere, Ankara’ya göçmeye başladılar…
Nihayet Mehmet Vahdeddin Han, 1922 yılında, İngiliz istihbaratının tehdidiyle ve bir İngiliz gemisiyle İstanbul’u terke mecbur edildi. Hazine elinin altındayken devlete ait bir tek kuruş dahi yanına almadan tüm ailesiyle birlikte artık akibeti meçhul bir sürgüne gönderiliyordu. Mutlaka bir gün vatana döneceği umuduyla yakın bir mekan olarak İtalya’nın Manolya kasabasını seçti. Yıllar içinde Padişah Mehmet Vahdeddin ailesiyle birlikte bir lokma ekmeğe muhtaç hale geldi. İtalya’nın küçük bir sahil kasabasında, sıkıntıyla geçen dört yıllık sürgün hayatından sonra 16 Mayıs 1926 Cuma günü nihayet emri Hak vaki oldu, vefat etti.
Ancak çarşı esnafı, bakkal-kasap alacakları yüzünden cenazeye ipotek koydular. Defin yapılamıyordu. Ödemeyi iyiliksever bir İtalyan yapınca, vasiyeti üzerine cenaze gemiyle Manolya’dan Beyrut’a, oradan da trenle Şam-ı şerife getirildi. Şam’da gözyaşı döken büyük bir topluluk, gelen Halife-i Müslimin’i hayattaymış gibi heyecanla ve toplu tekbirlerle karşıladı. Hazin bir cenaze namazından sonra Osmanoğulları’nın bu talihsiz padişahı Süleymaniye Camii’nin arka bahçesine defnedildi.
***
16 Mayıs 1926. Adana’da aynı gün, Hariciye Vekili Asım Gündüz Bayar’ın da bulunduğu bilinen meşhur sofralarından birinde, dostlarıyla sohbet edip, yiyip-içerken bir telgraf metni kulağına usulca okundu. Mustafa Kemal hemen elindeki kadehi bırakıp geriye yaslandı. Ve hazır bulunanlara dönerek; -“Efendiler, bugün dünyanın en namuslu adamlarından biri vefat etmiştir! “
-“Kimdir O efendim?“ diye soran Hariciye Nazırı Asım Gündüz Bayar’a Mustafa Kemal, uzaklara bakarak tane-tane cevap verdi: -“Sultan Mehmet Vahdeddin Han!”
Sözlerine devamla; - ...Eğer O isteseydi Topkapı’nın bütün mücevheratını yanında götürürdü ama tenezzül etmedi... Yine isteseydi öyle bir ordu kurup üzerimize geri dönerdi ki, o zaman işimiz zordu!...”
Bir zamanlar yanında yaveri-Emir Subayı olarak görev yapan ve Onu Milli mücadele için Anadolu’ya bir fermanla gönderen Sultan Mehmet Vahdeddin’i kişiliği, güçlü hafızası ve devlet iradesiyle en iyi tanıyanlarından biri de şüphesiz Mustafa Kemal’di…
Daha geniş bilgi için okunacak eserler:
-Türk Takıyye Tarihi. S.74. Halil Kaleli
-Batılılaşma İhaneti. S.122. D. Mehmet Doğan
-İsyan. S.241. Yalçın Küçük


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



