Erzurumlu Mehmed Salih Efendi'yi bilenler bilir. Bilemeyenlere bu kişiyi tanıtıp, anlatmak gerçekten kayda değer bir görevdir. Meşrutiyet'i yaşamış, Millî Mücadele'ye parasıyla, emeğiyle büyük destek vermiş, Birinci Meclis'te yer almış idealist bir adamdır Mehmed Salih Efendi...
Doğrusu Mehmed Salih Efendi diye maruf olan, eskimez yazı ve Latin harfleriyle yazılmış elliden fazla eseri ve yüzlerce makalesi bulunan "Hoca, Şeyh, Siyasetçi Erzurumlu Yeşilzâde Mehmed Salih Efendi" adlı münevverimizi tanıyıp da okuyuculara tanıtmamak büyük bir kadirbilmezlik olurdu. Ben de onu tanıtmadan, onun biyografisine geçmeden önce tarihi hadiseleri pek hakiki surette tasvir ettiğini göstermek için kızına hitaben yazdığı bazı yazıları aktarmak istiyorum. Kızı, deyip geçmeyin. Çünkü onun biricik varlığı, dayanağı tek evladı olan kızıdır. Onunla hasbıhâl eder, tarihi gerçekleri ona anlatır. Din ve vatan hainlerini ona ifşa eder. İşte onun kızına anlattığı bazı tarihi gerçekler:
"... Sevgili kızım! Sakın beni terakki düşmanı zannetme!
"Evladım; ben pek çok tarih okumuş, istibdat (!), meşrutiyet, cumhuriyet devirlerini idrak eylemiş, bütün inkılabları tetkik eylemiş ve bilumum İttihadcı şeytanlarını tanımış bulunduğum için bu din ve vatan hainlerini sana bildirmek isterim. Bu sözler baba ile evlad arasında mahrem bir iştir. (...)
"Koca kahraman inkılabcılar! On sene içinde kocaman Osmanlı İmparatorluğu'nu devirdiniz, Müslümanları parçaladınız, hâlis'üd-dem Türkleri dağıttınız, Müslüman dünyasının zevkini bozdunuz, namus-ı milleti mahvedip kâinatı karıştırdınız. Hiç yoktan Balkan ittihadı yaptırıp milletin başına bir harb açtırdınız ve onbir gün içinde Rumeli kıtasını ırkdaşlarınıza, ammicezadelerinize verip Anadolu'ya sokuldunuz ve nihayet burayı da ... ettiniz.
"Ey alçaklar! Lanet olsun sizin ef'âlinize!
Kızım! Dolap çeviren aldatıcı farmasonlar ve farmason kuklası olan fırkacı çocuklar, ilân-ı hürriyetten birkaç sene evveli Anadolu'nun vilayet, sancak, kaza ve nahiyelerine kadar sokulup, adalet ve namus mücessemi olan Sultan Abdülhamid Han merhum aleyhinde aslı faslı olmayan birçok yalanlar, iftiralar tertib edip müşâr'un-ileyhin zulmünden, kahrından, israfâtından, sefahetinden, fukara milletten çok ağır vergi aldığından, dinî kitapları yaktırdığından; hocaları, dervişleri, memleketin münevverlerini, dindarlarını sürdüğünden; arzu ettiği kız ve kadınları fuhuşta kullandığından, fenalık yapmayan, emrine muhalefette bulunanları Marmara denizine attırdığından bahisle saf ve nezih ahaliyi ve belki de bizleri dahi bu yalanlarla iğfal eyledikten sonra bu şeytan alayı, Rumeli kıtasındaki Müslüman ve Türk düşmanı bulunan Sırp, Bulgar, Yunan, Karadağ çeteleriyle birleşip padişaha, hükümete isyanla dağa çıktılar. Bu bir blöf iken korkak sadrazam, işe ehemmiyet vererek padişahı iğfal ettiler; dâhilde kan dökülmemek için, memleketin selameti düşüncesiyle padişah bizzarure meşrutiyeti kabul, hürriyeti ilân etti. Güya millet esarette imiş de yeniden hürriyete, saadete mazhar olacak imiş.
Hasret olduk bir nefes hürriyete, lanet olsun böyle Meşrutiyet'e!
Kızım! Bu rezaletler 1324/1909 Temmuz'unun 11. gününde vuku bulmuştur.
O gün her tarafta genç zabitler tarafından şenlikler yapılıyor, Türk tâbiiyetinde bulunan Rumlar ve Ermeniler pürkeyif gülüp oynuyor ve Müslümanların bir kısmı da kerhen bu şenliklere iştirak ettiriliyor ve ashab-ı idrak de bir hiss-i kablelvuku ile başlarına gelecek musibeti düşünüyor ve için için inliyorlardı.
Melaneti takviye için o günlerde bir isti'câl ile her tarafa İttihad ve Terakki kulüpleri açılmakta, kulüplere alınması icab eden kimseler yârân tarafından seçilmekte ve genç zabitân tarafından da top başında tehdit ve tedhişkâr bir vaziyette hocalar, hacılar, esnaflar, köylüler, mülkiye memurları, polis ve jandarmalar meşrutiyete sadakat için yemin ettirilmekte idi. Yemin edenler memleketin müstahsil, âlim, esnaf ve işçi kısmı, yemin ettirenlerde bu zavallı vatanın müstehlik sınıfı ve silahlı kısmı.
Nihayet kulüplerde açılıverdi. Kulüp efradının% 50'si genç zabitân, % 15'i Ermeni, Rum, Bulgar, Sırp komitacısı, % 15'i tüccar, esnaf mütebakisi de bir kısım erâzil ve süfehâ-i nâsla bî-şuur hocalar.
"Farmasonların istedikleri oldu..."
Eski günlerin tabiriyle Memâlik-i Şâhâne'den ma'dûd olan Irak, Suriye, Hicaz, Filistin, Anadolu, Rumeli ahali-i müslimesi, Müslümanlık mefhumu altında cem olmuş bir kitle ve bir vücud-i kardeş, birbirine samimiyetle merbut, can-ciğer dost iken İttihad Cemiyeti kulüplerinin açılmasından sonra Rum, Ermeni ve Bulgar çetecileriyle kardeş olan Jön-Türkler, hakiki kardeş olan Müslümanlar arasına nifak tohumu ekmeye; kardeşi kardeşe siyaset düşmanı yaptıkları gibi Türk ocakları tesisiyle de Türk, Kürt, Arab, Çerkeş kabâili/kabileleri arasına ırk husumeti sokmaya muvaffak oldular. Ve esasen farmasonların istedikleri de buydu, nihayet muradlarına erdiler.
Bir sene zarfında umum Memâlik-i Şâhâne halkı ve Anadolu ahalisi İttihadçı, İtilafçı, muhafazakâr ve Türklük, Arablık, Kürdlük, Çerkezlik namlarıyla da müteaddit parçalara, kulüplere ayrılıp için için birbirlerine diş bilemeye başladılar. Mesele tamam oldu.
O menhus günlerde mahkemelere müracaat eden maktullerin vereseleri ve şurada burada sövülüp dövülenler, mahkemelerde himaye ve adalet yerine hakarete uğrar ve katillerin, namussuzların aziz kardeşler namıyla yâd olunan İttihad Cemiyeti efradı tarafından himaye edilmesi fevâid-i Meşrutiyet addolunurdu. Kimden kime şekvâ olunsun, açlık belası düşüncesi ile polis İttihadcı, müstantık İttihadcı, mahkeme heyeti İttihadcı ve maaştan gayrı varidatı olmayan namuslu memurlar dahi nâçar İttihadcı ve sükûtçu. Bir kısım ehl-i sanat, ehl-i servet dahi namus ve hayatlarını ve imkân bulabilirlerse bazı namuslu kimseleri muhafaza için bu şekâvet ocağına kerhen girmişlerdi.
Kızım! İşte bu fenalıklar kâfi değilmiş gibi bir taraftan da Ermenileri Kürdler aleyhine sevkettiler. Güya Kürdlerin ecdadı Ermenilerin ecdadlarının arazi ve emlaklerini asırlarca evvelisi gasp etmişler ve asıl mal sahibi olan Ermeniler de güya asırlardan beri Osmanlı padişahlığı istibdadı dolayısıyla sükut etmişler imiş. İşte bu çekilmez, yutulmaz fenalıklara kalben âh eden padişah ve Müslümanların iniltileri dahi bu alçak farmasonların ve farmason kuklaları olan İttihadcı beylerinin nazar-ı dikkatlerini celb ettiği için sıra padişah, dindar ve namuskârlara geldi; bu sınıf da ortadan kalkmadıkça çapulcular rahat edemeyecekler imiş.
Nihayet günün birinde hiç yoktan ortaya bir mürteci kelimesi çıkarıldı. Müslümanlarca Cenab-ı Hakk'a ve hakikate rucû mânâsında müsta'mel olan bu kelime Anadolu Müslümanlarının mucib-i ittiham ve felaketi oldu. Mürteci damgasını yiyen kimse ya idam veyahut da haps ve nefy edilirdi.
Söze dikkat edilsin! İşte bu namla idam edilenler Anadolu'nun saf, nezih, masum, münevver Türkleri ve idam âmirleri de Selanik ve Rumelili kahramanlar! Kızım! Sakın bunu mübalağa sanma! Şimdiye kadar asılanların isimleri, künyeleri makbuzdur.
"- Hocam! Siz de mürteci misiniz?".
31 Mart 1325/1909'da Sultan Abdülhamid Han'ın hal'i hengâmında mürteci namıyla divan-ı harb tarafından taht-ı isticvaba alınan Erzurum ulemasından Hacı Süleyman Hoca'ya divan-ı harb reisi:
"- Hocam! Siz de mürteci misiniz?".
"- Evet efendim! Elhamdülillâhi Teâlâ Hakk'a rucû edeceğime imanım berkemaldir".
"Yok Hocam! Öyle mürteci değil. Sultan Hamid'i istiyor musunuz?"
Cevab:
"-Reis Efendi! Ben ehl-i maaş, ehl-i makam değilim, ben münzevi, ihtiyar bir adamım. Bu işi siz kendi aranızda arayınız da bizi ve bu fukara halkı üzmeyiniz!"
Sultan Abdülhamid Han için affolunmaz bir kabahatti...
Farmasonlar, dönme yatağı olan Selanik ve civarından topladıkları bir sürü çapulcu ve bir o kadar da Sırp, Bulgar, Yunan, Karadağ, Arnavud çeteleriyle bir kısım muğfel zabitân ve asker cem edip İstanbul üzerine yürümeye başladılar.
İstanbul'daki asker ise Hareket Ordusu denilen bu hizbi imhaya muktedir ve çarpışmaya hazırlanmış iken bunu haber alan Sultan Abdülhamid Han dâhilde kan döktürmemek düşüncesiyle İstanbul askerlerine, şiddetle sükunet tavsiyesinde bulunmuş ve askerlere itaat emri vermiştir. İşte bu düşünce Abdülhamid Han için affolunmaz bir kabahattir; çünkü ufak bir ameliyat-ı cerrahiye bu vücudu, bu milleti birkaç asır saadetle yaşatır ve şu kocaman milleti ve imparatorluğu dağılmaktan kurtarırdı..."*
Gördüğünüz üzere yoruma bile gerek kalmadı. Merak buyurmayın efendim. Mehmed Salih Efendi'nin biyografisini size takdim edeceğim...
* Ömer Hakan Özalp, Hoca, Şeyh, Siyasetçi Erzurumlu Yeşilzâde Mehmed Salih Efendi, Erzurum Kitaplığı, İstanbul 1999, s. 113- 118.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



