Osmanlı devlet adamlarını ele alırken en önemli şey, onlarında birer insan olduklarını dikkate almaktır. Osmanlı padişahları başarılarıyla, başarısızlıklarıyla, cesaretleriyle, korkularıyla, vehimleriyle, zaaflarıyla birer insandı... Kimi tarih yazarlarının ifadesiyle "gölgesinden korkan insanlar" değildi. Hatta 70'li yıllarda bir akademisyen, hem de "muhafazakâr" geçinen bir kelli felli bir akademisyen Osmanlı padişahlarını "gölgesinden korkan" bireyler olduğunu iddia edince sonunda Nurullah Ataç gibi hiç beklenmeyen yazarlar bile galeyana gelerek bu görüşü şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir. O yüzden tarihi olaylara ve şahsiyetlere yaklaşırken onları siyah beyaz tonlarla değerlendirmek hatadan başka bir şey değildir. Onları farklı renklerde değerlendirmek gerekir. Bu açıdan Osmanlı padişahlarını ele aldığımızda bırakın onların despot olmalarını, çoğu mazlum ve mağdur adamlardır. Zulme ve gadre uğramış bireylerdir.
Daha dünkü yazımda aktardığım son Osmanlı Padişahı Vahideddin'in bir sözünü tekrarlamakta yarar var: "Bizim hânedanımıza her türlüsü gelmiştir; sarhoşu gelmiştir, zalimi gelmiştir, delisi gelmiştir, aptalı gelmiştir, fakat dinsizi gelmemiştir." Dolayısıyla Osmanlı padişahlarının her biri dini bütün insanlardır.
Ayrıca Osmanlı'nın müdafaaya ihtiyacı da yoktur. Kurduğu medeniyetle, devlet teşkilatıyla, cihan devleti olma vasfıyla zaten tarihteki yerini almıştır. Bizim de zaten Osmanlıyı ele alırken mahkeme değil, muhakeme etme lüksümüz vardır. Ancak o zaman tarihi hakikatlerden alacağımız ders önümüzü aydınlatabilir, projektör işlevi görebilir.
Diğer taraftan Osmanlı devlet adamları arasında en tartışılan, hakkında en fazla yazı yazılan devlet adamı II. Abdülhamid'dir. Gerek uyguladığı iç ve dış politikalarla, gerek 33 yıl gibi uzun süren devr-i iktidarıyla Sultan Hamid, bunu fazlasıyla hak etmiş bir devlet adamıdır. Günümüzdeki pek çok hadiseye neşter vuracak çözümleri onun politikalarında bulmak mümkündür.
Sultan Abdülhamid'in uyguladığı politikalarda bir özgüven söz konusudur. Batılılara karşı bir kompleksi yoktur. İnancında kavidir. Batılıların Müslümanları küçük göstermek ve kötülemek için kullandıkları "Müslümanlar taassup içindedir" şeklindeki yargılamaları Sultan Hamid Batılıların birer basit klişesi, sloganı olarak değerlendirir: "Hıristiyanlar bizde olunca taassup dedikleri, kendilerine gelince vatan sevgisi diye adlandırdıkları aşk, aynı aşk değil midir?" diyerek batılıların çelişkilerini yüzlerine vurur. Arkasından da ekler: "Bizi yükselten, dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır..."
Ülkemizin çeyrek asra varan bir süreçte en büyük problemi olan terör hadisesine en büyük destekçisi Batılılar olmuştur. Ve Batılılar bunu "Kürtlerin hakkı gasp ediliyor, hakları verilmiyor" vaveylaları arasında yapmışlar, terörün hamisi olmuşlardır. Aslında onların niyetleri ülkeyi parçalamaktan başka bir şey değildir. Bu parçalama uğruna da Kürt kardeşlerimizi hiçbir zaman temsil etmeyen terör hareketini, ülkemizi parçalama yolunda maşa olarak kullanmış ve hâlâ da kullanmaktadırlar. Oysa ikiyüzlü batı Osmanlı döneminde Sultan Abdülhamid "Kürt alayları" teşkil ettiğinde de bu alaylara şiddetle karşı çıkmış, bu alayları Osmanlı'nın istikbali için tehlike addetmişlerdir. İşte batılıların bu münafık bakış açısını Sultan Abdülhamid şöyle dile getirir:
"Kürt alaylarını teşkil ettiğim için, Avrupa gazeteleri acı acı tenkidde bulunuyorlar ve teşkilat meydana geldiğinden beri Kürtlerin, Şark vilâyetlerindeki Ermenilere daha vahşice davrandıklarını iddia ediyorlar ve bizim tarafımızdan teşkilatlandırılan Kürtlerin, istiklâllerini ilân etmek için bize karşı isyan edeceklerinden endişe ettiklerini söylüyorlar..."
Yalnızca batılılar ve batı yandaşı yerli muharrirler Sultan Hamid'in oluşturduğu "Kürt alaylarına" karşı çıkmaz. Bazı Osmanlı paşaları da bu alayların teşkiline muhalefet ederler. Bu karşı çıkış olgusunun temel dayanağı olmadığını belirten Sultan Abdülhamid ise neden Kürt alaylarını oluşturduğunu şöyle izah eder:
"Rusya ile bir harb vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmette bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri "itaat" fikri, kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt Ağları ise yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zapt-ı rapt altına girmeye gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan "Hamidiye" alayları sonunda kıymetli bir ordu hâline geleceklerdir..."
Tebaasında bulunan Kürt insanına karşı Abdülhamid'in bu tutum ve davranışı, Batılar ve onların yerli taifeleri tarafından şiddetle eleştirilse de Sultan Hamid, Kürtlerle ilgili çaba ve çalışmalarına hız verir. Kürt Ağaların çocuklarını İstanbul'a getirtip okutur, çeşitli memuriyetlere yerleştirir. Bu siyaseti uygularken de şu haklı gerekçeyi öne sürer:
"... Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi zarar olabilir?"
Sultan Hamid uyguladığı politikanın doğru bir politika olduğunu belirtir. Kürt kazaklarından alaylar teşkil edilmesinin tenkid edilmesine aldırmaz ve bundan vazgeçmez. Zaten ona göre en doğru yöntem budur. Osmanlı ordusu ancak Müslümanlardan teşkil edilebilir. "Gayri Müslimlerden ordu teşkili ona göre hayal kurmak ve intihardan başka bir şey değildir."*
Sultan Hamid, uyguladığı "İslâm birliği" siyasetiyle Osmanlı'nın çöküş ve çözülüşüne kısmi de olsa sed çekmiştir. "Hareket Ordusu" karşısında gösterdiği tavır ise bir noktada "basiret bağlanması" olarak nitelenebilir. Çünkü sürgün yıllarında tavrını yanlış olduğunu itiraf etme cihetine gitmiştir.
Diyeceğimiz o ki, bu ülkede Türküyle, Kürdüyle bir bütünüz ve kardeşiz. Sorun, insanların Kürt ya da Türk olması sorunu değildir. Bu gayet tabii olan ve insanların seçme imkânı olmayan bir hususiyettir. Asıl sorun insanların Kürt ya da Türk olması değil, Türkçülük ve Kürtçülük yapmasıdır. Bu ise pagan kültürüne yağ sürmek, kafatasçılık yapmaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden "Mızraklı İlmihal"deki şu ifadeleri sıklıkla okunması gerekmektedir: "Milletim Millet-i İslâm'dır. Delilim Allah ü Tealâ'nın Hac suresindeki 78. ayet-i kerimesidir."
İşte o zaman ortada ne Türkçülük, ne de Kürtçülük kalır. Geriye yalnızca kardeşlik, birlik, beraberlik ve dayanışma kalır...
* Geniş bilgi için bkz. Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, Dergah Yayınları 1987, İstanbul 74- 75.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



