Bir kısır döngüye hapsolmuş, güç ve iktidar kavgalarına, hırslarına tüm zamanımızı, enerjimizi harcayarak heba ediyoruz bu memleketi. Kofluk, bilgisizlik, cehalet aynı kalmakla birlikte, toplumun yaşadığı şeklî değişimi bir ileriye doğru gidiş, bir terakki, kalkınma gibi algılıyoruz. Tüketici olmaktan bir türlü üretici olmaya geçemiyoruz, bağımlı olmaktan bağımsızlığı unutacak noktaya geliyoruz. Günübirlik yaşamak, günü kurtarmak, küçük hesapların, menfaatlerin peşinde koşmak, bunların uğruna milli duruştan bile vazgeçebilmek, konjonktüre uymak adına egemenlikten de bağımsızlıktan da feragat edebilir noktaya gelebilmektir artık kaderimiz.
Son dönemde oğullarının yıldızı pek bir parlayan, eski tüfek (elinde viski, sırça köşkünden solculuk yapan) bir yazarın pek sevdiği (ve yıllardan beri tekrarladığı) ifadeyle "enseyi karartmaya" gerek yok aslında. Yüz sene önce de aynı sıkıntıları, belaları yaşıyorduk, bugün de aynı karabasan devam ediyor. Tarihi çizgimiz, gidişatımız, bir istikrara işaret ediyor. Ki istikrar, bu memlekette pek değerli bir şey olarak bilinir.
Söz konusu yazarın bir diğer klişesi de, "hazineden geçinmelilerin saltanatının" gün gelip de biteceğidir. Ne kadar ilginçtir ki, şimdi oğullarından bir tanesi, pederinin yıllardır bahsettiği "hazineden geçinmeli" durumuna düşmüş, devlete intikal eden bir televizyon kanalında uçuk bir maaşla (izlenmeyen) bir program yapıyor(du). Devlet televizyonunda, aylık bilmemkaç milyar ücretlere (yine aynı şekilde, izlenmeyen, takip edilmeyen) programlar "kapan" ve belli bir odağa her daim "muhabbetlerini", "iltifatlarını" sunan kimseler gibi aynen. (İşin garibi, bir kamu kuruluşunun söz konusu paraları verip vermediği bile net olarak bilinemiyor. Zikredilen rakamlar yanlışsa yanlış denilebilir, ama insanları uyutmak daha kolay geliyor demek) Yıllanmış olan ve iki oğlunun da bu dönemin "yıldızları" olarak arz-ı endam ettikleri söz konusu yazar, "saltanatları bitecek" derken, "onların yerine biz geleceğiz" demiş meğer. Enseyi karartmamasının gerekçesi buymuş demek.
Türkiye'de mizahçıların işlerinin çok kolay olduğu söylenir. O denli fazla malzeme çıkar ki, espri üretirken sıkıntı çekmezler. Osmanlı dönemindeki hiciv yazarlarını düşününce, tarihi sürecin ve çizginin devamını sağlayan bir durum denebilir. Benzer şekilde, "ortaoyunu" da çok ısıran bir dile sahip olmasa ve siyasi mesaj gibi bir derdi bulunmasa da, konularının kollektif ve kamuya dair özellikleriyle aynı "mizah yoluyla eleştiri" kategorisine dahil edilebilir.
Siyasi tartışmaların olabildiğince sert, sevimsiz, asabı bozuk ve yer yer de seviyesiz bir üslupla sürdüğü bu dönemde, yaşanan çarpıklıkların, adaletsizliklerin, yanlışların dillendirilmesinde belki de mizahî, eleştirirken hicveden, ama meselenin özünü de es geçmeyen ve içerik itibariyle "ciddi" bir tarza da ihtiyaç var gibi. Çünkü, garip bir şekilde, dünyaların yıkılmasını, toplumun ayağa kalkmasını gerektirecek ciddiyette yanlışlar, usulsüzlükler, olaylar gündeme getirilince, manasız bir "mağduriyet" havası estiriliyor, yanlı yayınlar, cazgır yorumcular eliyle inanılmaz bir "yanlış bilgilendirme" sağanağı başlıyor bir anda. Hem değerlerin alt üst olduğu, hem de insanların akılla, mantıkla, insafla ilişkilerini mümkün olduğunca kestiği bir zaman dilimi bu ve ucuz mahalle kavgası üslubuna karşı mantıklı bir argümanın hiç mi hiç şansı yok maalesef. Bu iklimde, absürd olanın kazanması daha bir mümkündür.
Esprili ve "taşı gediğine koyan" tarzdaki yergi deyince Süleyman Nazif'i es geçmek olmaz. Gayet sivri bir dile sahiptir, hazırcevaptır, düşüncelerini gözü pek bir şekilde açıklar. Aynı zamanda da, vatanperver bir ediptir. Sanatın toplum için olduğu düşüncesindedir. Toplumsal ve milli davalar uğruna eserler vermiştir. 1918'de İstanbul'un emperyalist devletler tarafından işgal edilmesi üzerine, işgal aleyhinde yazdığı "Kara Bir Gün" yazısı sebebiyle İngilizler tarafından Malta'ya sürgüne yollanır. Bu sürgün esnasında, Süleyman Nazif ile birlikte bulunan birtakım zevatın arasında Enver Paşa'nın babası da yer alır. Süleyman Nazif, nüktedan bir kişiliğe de sahiptir ve Enver Paşa'nın babası ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Süleyman Nazif - Amca sana bir İngiliz hatun bulalım mı?
Enver Paşa'nın Babası - Niye evladım?
S.N. - Türk eşinden olan oğlun, koskoca Devlet-i Osmaniye-i Ali'yi batırdı da. İngiliz eşinden olan oğlun da Britanya'yı batırsın, hepimiz kurtulalım.
E.P.B. - Niye böyle söylüyorsun evlat? Ben ömrümde harama uçkur çözmedim.
S.N. - Keşke helale de çözmeseydin.
İşgal günlerinde bir gün, Süleyman Nazif Beyoğlu'nda, iki katır tarafından çekilen bir İngiliz nakliye arabasına vagon gibi birkaç araba daha takıldığını ve hepsini bu iki katırın çektiğini görür. Bir vatandaş da, hayretle "Bu kadar yükü iki katır nasıl çekiyor" diye sorunca Süleyman Nazif İttihatçıların meşhur üç paşasını (Enver, Cemal, Talat) kastederek cevap verir: "Bunda şaşacak ne var? Koskoca Osmanlı İmparatorluğunu da üç katır sürüklemedi mi?"
Görünen o ki, aradan neredeyse 100 sene geçmesine rağmen aşağı yukarı benzer meseleler zihinleri ve gündemleri meşgul etmektedir. Belki, o döneme göre bir fark olarak, (aşırıya kaçanları hariç tutarak) eleştiri ve fikir söyleme özgürlüğünün giderek azalması denebilir, ki o dönemin de ne kadar meşakkatli olduğunu bilenler bilecektir elbet. Günümüzün absürd koşulları, Süleyman Nazif için hazine gibi olacaktı muhtemelen.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



