Demokrasinin temelinde halk vardır; Halkın seçtiği kişiler ülkeyi yönetir, halkın temsilcileri milli iradeyi temsil eder, iktidarların başı sıkıştığında halk oylamasına gidilip halkın görüşü sorulur...
Halkın oyu, görüşü yoksa, demokratik bir yönetimden de söz edilemez.
Halk yönetime siyaset aracılığıyla katılır; siyasi partilerde görev alma, faaliyetlerine, toplantılarına, seçim çalışmalarına iştirak etme katılımın başlıca unsurları arasında yer alır. Bunların hiçbirisini yapmayıp sadece seçim zamanında oy kullanmak da siyasal katılımın işaretidir.
Görüyorsunuz; demokratik yönetimin odağında halk var.
Demokrasinin işlerlik kazanması, milli iradenin hakkıyla temsil edilebilmesi, siyaset kurumunun çözüm üretebilecek kapasiteye ulaşabilmesi için halkın bilinçli olması, kendisini geliştirmesi ve iyi ile kötüyü, yanlış ile doğruyu birbirinden ayırt edebilir olması şart.
Peki, bizde durum böyle mi?
Halk kendisini yönetecekleri seçerken ne kadar seçici?
Daha doğrusu kimi, niçin seçtiğinin farkında mı?
Seçtiği kişiler hakkında detaylı siyasal bilgiye sahip mi? Partilerin programlarından haberdar mı?
Oy verirken araştırıyor, inceliyor, ülke çıkarlarını mı önceliyor, yoksa kendi kişisel çıkarlarının peşinden mi koşuyor?
Bu soruların cevapları önemli; çünkü halkımızın içinde bulunduğu durum aslında bugün karşı karşıya olduğumuz çıkmazın da ana nedeni.
Halkımız ne yazık ki siyasete çoğunlukla sadece oy vererek katılıyor, sonra da ne arıyor, ne soruyor.
Seçtiklerini denetlemiyor, ne yapıp ettikleriyle ilgilenmiyor, yanlış yaptıklarında uyarmıyor.
Siyasete bir siyasal parti bünyesinde katılanların çoğu da kişisel ikbal ve çıkar peşinde koşuyor. İktidarın nimetlerinden en üst düzeyde yararlanmanın yollarını arıyor. Daha fazla iktidarda kalmak, devlet imkanlarını kaybetmemek için onurundan bile taviz verir duruma geliyor.
Halkımız okumuyor, kendini geliştirmiyor, Dünyadaki yeni paradigma değişiminin hangi sonuçları beraberinde getireceği ve ülkemizin bu dönüşüm sürecinden nasıl etkileneceği ile ilgilenmiyor, kafa yormuyor. Kısa vadeli düşünüyor, geleceğin planlanması diye bir kaygı taşımıyor.
Bilimle, teknolojiyle, sanatla, kültürle arasındaki mesafeyi ısrarla korumaya devam ediyor, toplumdan önce kendini düşünme gafletini sürdürüyor. Toplumsal değerlerine sahip çıkmıyor, çocuklarını iyi eğitemiyor, bireysel özgürlüklerin önemini kavrayamıyor, hakka hukuka sahip çıkmıyor.
Adalet duygusunun körleşmesine seyirci kalıyor, bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesinin peşinden gidiyor, kötülüğe duyarsızlaşıyor, iyiliklerin yayılmasına ön ayak olmuyor.
Şunu demeye çalışıyorum: Siyaset kurumunu, siyasal sistemi, yeni anayasayı, demokratik yönetimin eksikliklerini konuşurken biraz da dönüp kendimize bakmalıyız.
Halk olarak nasıl sevimsiz bir duruma doğru sürüklendiğimizi, değerlerimizi kaybettiğimizi, seçerken aynı yanlışları sürekli yaptığımızı çünkü doğru seçim yapabilmek için gerekli olan donanıma bir türlü sahip olmak istemediğimizi görelim lütfen.
Ülke yönetiminde yanlışlar yapılıyorsa, hak, adalet, hukuk, özgürlük, insan hakları gibi temel konularda canımız yanmaya devam ediyorsa, toplum olarak huzursuz, mutsuz ve umutsuz isek bunların sorumlusu biraz da bizler değil miyiz?
Peki, ne yapacağız?
Taşın altına elimizi koyacağız; araştırıp inceleyeceğiz, sorgulayacağız, öğreneceğiz, doğru seçim yapacağız, denetleyeceğiz. Yanlış yaparsak, en kısa zamanda düzeltmesini de bileceğiz. Demokratik yönetimin ve milli egemenliğin temeli madem biziz, görevimizi hakkıyla yapacağız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



