İnsan sosyalleşinceye kadar geçen dönem sürecinde bencildir ve benmerkezlidir. Daha açık bir ifadeyle her birimiz bir çocukluk döneminden geçmişizdir ve bu dönem güçsüz ve çaresiz olduğumuzdan ilgi ve bakıma ihtiyaç duyarız. Sürekli aldığımızdan dünyanın kendi etrafımızda döndüğünü düşünürüz. Bu dönem sadece kendi ihtiyaçlarımızı biliriz. Ancak gelişim evrelerimizi tamamlarken bir yandan da paylaşmayı öğreniriz. Zira hayat aktif bir okul olarak her daim öğretmeye devam etmektedir.
İlk bir yaşına kadar geçen dönemde, insan yavrusu olayları, elem ve haz duygusuyla tanır. Kendisine haz veren şeyleri iyi olarak, elem veren şeyleri kötü olarak algılar ve iyi kötü kavramı çocuğun şemalarında bu şekilde yer etmiş olur.
İnsanın, sosyal-ekonomik ve duygusal paylaşımlarında, zincirleme devam eden bir güven alış verişi vardır. Zira, kişi yaşadığı hayatı, iki önemli güvenlik çemberinin ekseninde solumaktadır. Bir yandan, bedensel varlığına gelecek herhangi bir tehlikeye karşı koruma içgüdüsü içindeyken öte yandan ruh ve duygu dünyasına yönelik gelebilecek zararlara karşı kaçınma duygusu içindedir. İnsan yaşamında sıklıkla adından sözedilen agresyon bir yerde bu iki güvenlik alanının korunmasına yönelik bir itkidir. İnsanın sosyalize olma, kendi türüyle birarada, güvenlik içinde yaşama isteği bu güvenlik ihtiyacının sonucudur diyebiliriz.
Sosyal ilişkilerini yapılandırırken, insan kendi türüyle sadece sohbet edip, kaynaşmıyor, aynı zamanda kendini geliştiriyor, yetiştiriyor ve yüksek bir medeniyet var ediyor.
Zira bu düzeneğin içinde, doğada bulunan madenler su kaynakları, hayvansal ürünler ve bitkiler insanın kabiliyetleriyle işleniyor ve faydalı hale getiriliyor. İnsan bütün bu mücadelelerini sürdürürken, bir yandan da ötekilerle çatışıyor, savaşıyor ya da bir dayanışma sürecine giriyor, sevgi alışverişinde bulunuyor, dostluklar geliştiriyor.
Bugünün dünyasında ruh ve duygu yönünden pasifize edilerek, manevi doyumdan yoksun bırakılan insan, sadece para kazanmaya, karnını doyurmaya odaklanmakta böyle bir hayatın kollarına terk edilmektedir.
Osmanlı devletinde esnaf ve sanatkarlar teşkilatlarını oluştururken, bu yapılanmanın içinde yer alan kimseler hem sanatlarını geliştiriyorlar hem de bir dayanışma şuurunu elde etmekteydiler. Bu gruplar ahi teşkilatına bağlı olduğundan, teşkilatlarına manevi bir boyut kazandırarak bu dayanışma ruhunu korumaya çalışmaktaydılar. "Yamak, çırak, kalfa, usta, pir ilişkileri bu dini ve milli hiyerarşiye göre, düzenlenmişti. Ayakkabıcılar, dericiler bakırcılar tamirciler vb. bütün esnaf ve sanatkarlar bir başkan seçer, buna "pir" denirdi" (Necdet Sevinç, Osmanlı'nın Yükselişi ve Çöküşü, Kamer Yayınları, 1999, İstanbul, s, 12)
Her sanat ve zanaat dalının pirleri kendi aralarında bulundukları şehri ya da kasabayı temsil etmek üzere bir pir seçer, buna ahi baba denirdi (age) Pirlerin ve ahi babalarının da kendi içlerinde yardımcıları bulunurdu. Bunlar çırak, kalfa ve ustaların hem yaptıkları iş konusunda, hem ahlaki prensiplerin muhafazası konusunda onlara destek verir, onları yetiştirirlerdi.
Günümüzde sanayileşmenin getirdiği tekdüzelik ve insanın yerini makinelerin alması, bu iletişim kanalının kurumasına ve insanların, kendi türüne uzaklaşarak, makinelerin, teknolojik aygıtların güdümünde nesneleşmesine neden oldu. İnsanlar, güne fabrikaların soğuk ve ruhsuz duvarları arasında başlayıp, akşamın karanlığına değin burada, kendilerini biçilen görevi yerine getirirken, sadece ellerindeki vidalarla irtibat kurabiliyorlar. Bu soğuk duvarlar arasında, konuşmaya, iletişim kurmaya, hatta bir tebessüm etmeye dahi hasret kalan insanlar, zamanla adeta bu makinelerin bir parçasına dönüşerek, soğuk ve duyarsız Birer insan oluveriyorlar.
Fakat, her ne kadar insan kendi elleriyle kendi sonunu kendi karanlığını hazırlasa da, çağın çıkmazlarını aşmaya, çözüm yolları üzerinde odaklanmaya çalışarak aslında ruhunun çığlıklarına cevap arıyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



